Savaş dördüncü gününde ama ben bin gün geçse bu fotoğrafı unutamam…
Bu fotoğraf, kelimelerin yetmediği bir acının çığlığıdır. Gökyüzünden bakıldığında, düzenli sıralar halinde kazılmış onlarca mezar... Küçük, çocuk bedenlerine göre hazırlanmış daracık çukurlar. Toprak hâlâ nemli, kenarları keskin. Ekskavatörler kenarda bekliyor; sarı demir yığınları, sanki bu işin rutin bir parçasını oluşturuyormuş gibi soğuk ve mekanik.
İnsanlar ise minicik noktalar halinde dağılmış: bazıları diz çökmüş, bazıları toprağa dokunuyor, bazıları sadece donup kalmış.
165 çift küçük ayakkabı artık yere basmayacak. 165 kahkaha, 165 “anne” diye sesleniş, 165 yarım kalmış rüya bu dikdörtgen çukurların içine indirilecek.
Bu mezarlar, bir okulun, bir sığınağın ya da bir evin üzerine yağan bombaların ardından kazıldı. İsrail ve ABD’nin saldırısında can veren 165 çocuk için. Hepsi birer istatistik olmaktan çok daha fazlasıydı: birinin gözleri annesinin yüzüne son kez bakarken donmuştu, bir diğeri ablasının elini tutarken son nefesini verdi, bir başkası belki hâlâ “bugün teneffüste ne oynayalım” diye düşünüyordu.
Savaşın en acımasız yüzü budur aslında: yetişkinlerin kararlarının, jeopolitik hesapların, “güvenlik” gerekçelerinin bedelini en masumların ödemesi. Bir çocuğun ölümü, sadece bir hayatın bitişi değildir; bir ailenin, bir sokağın, bir neslin geleceğinin gömülmesidir. O küçük mezar sıraları, sadece toprak değil, kesilmiş hayalleri, yarım bırakılmış şarkıları, okunmamış masalları da içine alıyor.
Annelerin hıçkırıkları toprağa karışıyor, babaların yumrukları sıkılı kalıyor, kardeşler birbirine sarılıp “neden” diye soruyor ama cevap yok. Çünkü cevap, hiçbir zaman mantıklı olmadı.
Bu fotoğraf savaşın tek fotoğrafı değil belki, ama en dürüst olanı. Çünkü hiçbir propaganda, hiçbir açıklama, hiçbir “yan hasar” lafı bu görüntüyü temizleyemez. 165 küçük mezar, insanlığın utancını gökyüzüne kazıyor.
Ve biz, bu fotoğrafa bakarken şunu unutmayalım; o çocuklar sadece rakam değildi. Her biri bir evreni taşıyordu içinde.
Her biri bir “keşke”nin, bir “bir daha”nın, bir “keşke yaşasaydı”nın ta kendisiydi.
Toprak onları aldı, ama acıları hâlâ havada asılı.