Harika ötesi bir reklam sloganı 'Sana Ne', Karşıyaka Belediyesi tarafından yayınlanan ve billboard'larda gördüğüm andan itibaren 'İşte, Reklam budur, verilen mesaj da bu olmalıdır' dedim içimden. Bu ifade aslında ilk önce insanı rahatsız edecek bir anlam karmaşasına sürükleyebilir görenleri. Çok da haklı olabilirsiniz. Sanki : 'Hey bak bana, sana söylüyorum. İşlerime karışma, ben bildiğimi yaparım' demeye getirilebilirsiniz. Her ne şekilde algılanırsa algılansın, yıllardır kadınların dünyadaki ve ülkemizdeki durumunu çok net bir şekilde açıklamaktadır.
Sloganlardan bir tanesi: 'İstediğim zaman kahkaha atarım, sana ne ' diyor. Bu cümleyi okuyunca insanların özgürce kahkaha atmasını bile engelleyen bir dünyada mı yaşıyoruz diyor insan. Kahkaha atmanın dünyada en doğal haklarımızdan biri olduğuna inanan birisi olarak, demek ki kadınların kahkaha bile atmalarına karışılan bir ortamda yaşıyouz, vay halimize demek istiyorum.
Ben, yıllar boyunca 20 000 kişinin yaşadığı küçük bir il'de yani Muğla'da doğdum. Çocukluğum sokaklarda ve hatta erkek kuzenlerim ile top oynayarak geçti. Lise 3.cü sınıfa geçinceye kadar ailemin bana 'sen kızsın, şunu yapmalısın, bunu yapmalısın' sözlerini hiç duymadım. Bize verilen terbiye gereği öncelikli görevimiz 'meslek sahibi' olmaktı. Doğal olarak da 'iyi anne ve eş olmak' zaten olmazsa olmazlarımız arasındaydı. Bunun baskısını bile görmek bir yana, tam tersine evde bir 'birey' olarak görülmek bile kişilik gelişimimizde önemli rol oynuyordu.
Muğla'daki yaşamım sona erdikten ve İzmir'e taşındıktan sonra da yaşamımım pek değişmiş olduğunu söyleyemem. Yaşım ilerlemişti ve artık ayaklarımın üzerinde durmam için, anne ve babamın teşvikleri olağan üstüydü. İlginç olanı, ben 1980 yılı sonrası bir genci olarak 'sokağa çıkma yasaklarının' olduğu dönemlerde bile babamın olumlu ve beni motive eden sözleri ile büyütülüyordum. Okumayacaksınız, birey olacaksınız, dik duracaksınız, kendinize güveneceksiniz… Bunlar bizim evin içinde kız kardeşimle birlikte duyduğumuz, 'güçlü ve derin sözlerdi'…
Kadın ve erkek arasındaki bir ayrımcılığı görmeyince, işin aslında zor oluyor. Zannediyorsun ki, her evde aynı konular konuşuluyor, herkes çocuklarını bizim kendi ebeveynlerimiz gibi yetiştiriyor. Kız çocuklar, benim gibi güçlü… Anneler, aile içinde değerli birer varlıklar. Sonra bir gün bir akademik araştırma yapmak için İzmir'in belirli semtlerine gitmeye başladığımda, dünyanın hiç de benim gördüğüm gibi pembe olmadığını fark ettim. Eşinden şiddet gören, kıskançlıkları nedeniyle nişanlılarını öldürenler, ne yapıp ne yapmayacaklarını söyleyerek sevgililerini zorlayanlar, bir dolu hikayeye tanık olmaya başladım. Burası neresi, nasıl insanlar birbirlerinin yaşamlarını bu kadar engelliyorlar, nasıl kendilerinde hak buluyorlar derken, hayatın bir görünen bir de görünmeyen yüzüyle karşı karşıya geldim.
Daha sonraki yıllarda dernek başkanlıklarım sırasında olayları daha bilimsel olarak incelemeye başladım. Üniversitedeki kız öğrencilerimin sesine kulak verdiğimde doğu-batı arasındaki farklılıklara; hatta Ege Bölgesinin deniz kenarı ve karasal şehirleri arasındaki farklılıklara olduğuna tanık oldum.
Bir ailede çocuklara uygulanan 'otorite' ne ise, kız çocuklara karşı yapılan ayrımcılıkta o kadar haksızlık bence... Bu dünyaya her şeyden önce bir 'birey' olarak geliyoruz. Dişi ve erkek olarak tanımlamamak gerekiyor. Evet biliyorum kadınların ve erkeklerin doğaları gereği kendine ait üstünlükleri ve zayıflıkları var ama, bunu birbirine karıştırmamak gerekiyor.
Bir kadın daha fazla cinsel taviz, mobbing olayına tanık oluyorsa, kıyafetinden, kahkahasına- gittiği sinemadan kafeteryasına birileri karışıyorsa, ve de karışma yetkisine sahip olduğunu düşünüyorsa, bu kişilerin kendi kişiliksel özelliklerinin de sorgulanması gerekiyor.
Kendine güvenmeyen kişi 'kıskançtır' biliyor musunuz? Ben hayatım boyunca kimseyi kıskanmamaya çalıştım. Önce kendime dönerek kendi başarılı olduğum özelliklerimi güçlendirmeye çalıştım. Böyle olunca da hayatta daha mutlu ve verimli oldum. Çevresindeki kişilerden; babasından, sonra da ağabeyinden baskı ve şiddet gören bir kız öğrenciyi lütfen bir gözlerinizin önüne getirin.
Bir; bu kişilerin 'hırçın' olma ihtimalleri çok yüksek. İki, uysal, hiçbir şeye karışmayan, sormadan yanıt veremeyen bir birey olarak kalabilirler. Aynı koyunlar misali… Bu çok doğal; evrendeki bütün varlıkların doğaları birbirine benziyor. Yıllar yıllar önce koyun sürüsünün hemen başındaki koç, fazla gürültü yaptı diye kesilmiş. Zayıf olan işe yaramaz diye kesilmiş. Boynuzu daha uzayanınkini de kesmişler. Uzatmayayım kim dik başlılık yapmış insan oğlu 'kesmiş' ve sonunda 'uniform' bireyler yetişmeye başlamış. Benim korkum da bu zaten: kadının adı yok denilen bir kulvarda, inatla gençleri yetiştirerek, gelecek Türk neslini yeşertmek istiyorum.
Sözlüğünüzdeki iki kelime yerine yani kadın ve erkek yerine 'hümanist' demeyi öğrendiğimizde, eşitlik,demokrasi denilen kavramları sık sık konuşarak farkındalık yaratmaya başladığımızda, inanın çok daha farklı bir dünya bizi bekliyor olacaktır.
Kendimi tanırlarken, genellikle şöyle diyorum: Ben, bir kadınım, bir anneyim, bir çalışan kadınım, bir akademisyenim…. Bunlar benim en değerli hazinelerim. 'SANA NE' ifadesi burada devreye giriyor… SANA NE, sloganını çok sevdim. Bütün gün üniversitede öğrencilerime 8 Mart'ı neden kutladığımızı anlattım. Onlardan geri bildirimler aldım. İzmir'de yaşamak demek, ülkeyi tanımamak demek. O halde daha farklı gözlerle bakmak gerekiyor yolda yürüyenlere. …
Önce onların adımları yola çıkmak, sonra da 'kendi adımlarınız' ile insanları yönlendirmek dileğiyle…Bütün kalbimle, 8 Mart Gününüz, sevgiyle kutluyorum ….. Bütün insanlığın unutmayacağı bir gün olması dileğiyle.