Sabetaycılık kimin sorunu?

Abone Ol
Sabetay Sevi’’nin evinin müze yapılması hakkında görüşlerimi belirttiğim yazıya, çevremden ve okurlardan farklı tepkiler geldi.’¶ Tepkilerini iletenlere, lütfedip yazdıklarımızı okudukları için teşekkür ediyorum.
Bazı inançlar grup psikolojisi ile birlikte yaşanır. O inancın korunup sürdürülmesi, yeniden üretilip, gelecek nesillere aktarılması, cemaatin koruyucu, kollayıcı yapısı içinde mümkün olur.
Sabetaycılık, modern toplumun bireyselleşmeyi özendiren yapısı içinde, sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Pek çok Selanikli için, Sabetay Sevi’’nin dini, kültürel kodlarla örülmüş, sosyal bir yapıya ait olmak anlamına geliyor. Bir din değil, sınıfsal, kültürel aidiyet. Elbette oldukça karlı, itibarlı, gelecek garantisi olan bir sosyal yapı. Kültürel ve dini yakınlık içinde oldukları Yahudilik ve Masonlukla birlikte düşündüğümüzde ’“geniş aile’”
Sabetaycıların sahip oldukları güçlü dayanışma ve sosyal ilişkiler ağı, dikey mobilizasyonu, onların lehine sekteye uğratıyor. Açık bir toplum, eşit bireyler ve adaletli rekabet ütopyasına ulaşmaya engel oldukları da söylenebilir. Bu ilkelerin hayata geçmesine engel olanların, sadece bir dine, bir ırka mensup olmadıklarını da unutmayalım.
Dünya ölçeğinde işletme kuran, yatırım yapan insanların, oligarşik anlayışla, sivil toplum hayatının dışına itildiğini, buna karşılık babasının fabrikasını batırıp, kira geliriyle geçinen biraderlerin sanayici diye ortada dolaştıkları bu kente adalet ilkesinin fazlasıyla zedelendiğini de söyleyebiliriz.
Ancak karşı olduğumuz şeyin, nesnesi ile öznesini, birbirinden ayırmamız gerekiyor. Bir fikre karşı çıkmak başka şey, karşı çıktığımız fikre dair itirazlarımızı, o fikri savunan insanların ırkı, dini aidiyetleri üzerinden yapmamız başka şey.
Sabetaycılık Türklerin sorunu değildir. Yahudiliğin, Siyonizm’’in ve İsrail’’in sorunudur. Örneği, bu ölçüde yaygın olarak tarihin yakın döneminde görülmeyen, İsrailoğullarının kendi istekleriyle başka bir dine geçmeleri, olsa olsa Yahudileri gerer.
Biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, bu topraklarda bizlerle birlikte yaşama iradesini beyan etmiş insanları, ’“sen Türk değilsin, Yahudi dönmesisin’“ diyerek Siyonizm’’in kucağına itmemeli, Siyonizm’’e yeni insan ve para kaynağı sağlamak için bu kadar uğraşmamalıyız.
Kendilerini milliyetçi, islamcı, ulusalcı olarak adlandıranların bazıları, Sabetayizim’’le mücadele ettiklerini zannederken, bu ülke için değil, İsrail için çalışıyorlar.
Sabetaycılık üzerinde konuşmayı, bir tür cadı avına çevirmenin, Türkiye Cumhuriyeti’’nin ilk döneminin, kültürel ve siyasi mirası, önemli portreleri açısından hayal kırıklığı yaratan travmatik sonuçları olabilir. Yalçın Küçük’’ün iddiası doğru çıkarsa, İzmir’’de Yunan’’a atılan ilk kurşun da havada kalır. Konak Meydanı’’ndaki heykeli koyacak yer bulamayız. Onbaşı Halide Edip Adıvar’’ı da unutmayalım.
Okuyuculardan gelen tepkilerin bir bölümü, gerçekte o evde Sebatay Sevi’’nin yaşamadığı yönündeydi. Bir dinin kutsalları konusunda karar verme hakkı, o dinin takipçilerine aittir.
Hindu olmayanların, inek kutsaldır, kutsal değildir tartışmasına teolojik bağlamda taraf olmaları mümkün müdür?
Biz nasıl, Hindulara ’“inek kutsal değildir. Sadece kırmızı et kaynağıdır ve ineğe ancak tabakta lezzetli bir biftek olduğunda saygı duymalıyız’” diyebiliriz?
Ezcümle bir kavram, kişi, yer, bir dinin, tarikatın takipçilerince kutsalsa, kutsaldır.
Sabetay Sevi’’ye inanlar, ’“bu ev onun evi’” diyorlar ve burayı koruyup gelecek nesillere aktarmak istiyorlar.
Evet, itirazlar yerindedir. Binanın yaşı, yapım tekniği ve kullanılan malzemelere bakılarak gerçekten bulunabilir. Ancak bunun bir anlamı yok.
İzmir’’de yaşayan hemşerilerimizden bazıları 400 yıl önce bu binada, Mesih’’in yaşadığına inanıyorlarsa, bizim onlara kutsallarını yeniden tarif etmemize gerek yok.
Sabetay Sevi Müzesi’’nin içine ne konulacağı konusunda bizim fazla dertlenmemize gerek yok.
Selanikli hemşerilerimizin böyle bir talebi olduğuna göre, içine koyacak bir şeyleri de vardır.
Ben bu ülkenin topraklarında yetişen öz değerleri ve ülkemin insanlarını gerçekten seviyorum.
Ülkede yaşayan bazı insanların, bu ülkeye, bu ülkenin değerlerine yabancı, durduğunu görüyorum. Ben de, bu ülkeye, ülkenin insanlarına tepeden bakan, değerlerimizi aşağılan insanlardan hoşlanmıyorum. Ama böyle davranan insanların, etnik, dini kökenleriyle uğraşmaktansa bu anlayışın kendisiyle mücadele etmeyi yeğliyorum. Bu türden insanlar ister Türk olsun, ister olmasın benim için sonuç değişmiyor.
Bu arada gerçek hayattan bihaber biri olarak görünmek de istemem. Âlemde işlerin nasıl yürüdüğünü ortada.
Bu ülkede yaşanan, hemen her önemli olayda, güçlü uluslararası oyuncuların yer aldığını biliyorum.
Güç, para ve iktidarın sert oyununda, başarının bir ’“network’” sayesinde gerçekleştiğini, çoğu zaman başarmak için bir cemaate, klana, derneğe yamanmak gerektiğini de görüyorum.
Ama sorun şu ki, oyunun tamamını görmek gerekiyor. Çokuluslu, emperyalist şirketlerle uğraşacağımıza, çayın yanında yediğimiz bisküvinin siyasi görüşü olduğuna inanırsak, marka tercihimizi buna göre yaparsak, başka düşmana, ihtiyacımız yok.
Yapılması gereken, bu ülkenin yurttaşlarını, ırk ve din temelinde üretilen gerilimlerin içinde boğmadan, güçlü bir Türkiye yaratmak için çalışmak.
Türkiye Cumhuriyeti’’nin güçlü bir ülke olması gerektiğine inanan, bunun için çalışacak herkesle, ortak bir noktada buluşabiliriz.
Bu ülkenin düşmanı olanlar, bizi sürekli birbirimizle kavga ettirenler, farklılıklarımızı gerilim yaratmak için kullananlardır.
Bunların Mason, Sabetaycı, Kürt, Türk, İslamcı olması fark etmez.