Bir önceki yazımda 'Kürt cephesinde çok sesli koroyu andıran bir hava var. Herkes ayrı telden çalıyor. En azından öylesi bir görüntü hakim' diyerek, Kürt cephesindeki dağınık görüntünün varlığıyla ilgili tespit yapmaya çalışmıştım.
Son gelişmeler gösteriyor ki ortada dağınıklık falan yokmuş. Uygulamaların tamamı bir plan çerçevesinde yapılmış. Ve bu plan, 12 Haziran genel seçimleri öncesi ve sonrası yani iki aşamalı olarak hayata geçirilmek üzere hazırlanmış.
Seçimler öncesi dönemde uygulanan planın tamamı 'sivil itaatsizlik' gibi demokratik yöntemlere dayanıyordu. Malum aynı dönem PKK'nın da 'eylemsizlik kararı' vardı. Seçimler sonrası ise süreç PKK'nın yeniden tırmandırdığı 'askeri' yöntemlerin keskinleştirdiği bir yapıya büründü.
Sanırım Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğunun Sosyalist vekilleri de benim gibi son gelişmeleri şaşkınlıkla izliyorlardır. Seçimlerin ardından tutuklu vekillerinin tahliyesini sağlayacak sivil eylemlerin organize edileceğini, Diyarbakır'da süren KCK davası gibi olayları gündeme taşıyacaklarını, demokratik yolları kullanarak hükümetin 'sıkıştırılacağını' vs. düşünüyordum, hiç de öyle olmadı. Tam tersine PKK asker kaçırdı, yol kesti, sokak ortasında infazlar yaptı, askeri birliklere saldırdı.
Oysa yaşanan süreç her dilde 'barış' şarkılarının özgürce söyleneceği yöne doğru gidiyordu. Belki de ilk kez çözüm bu kadar yakındı. Çünkü 'devletle anlaştık' diyordu Öcalan. Ayrıca seçimlerden en karlı BDP'nin desteklediği Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu çıkmıştı. Çıkartılan 36 vekil ile moraller yükselmiş, büyük bir sevinç yaşanmaktaydı. TİP'in 1965 genel seçimlerinde meclise soktuğu 15 Sosyalist vekilden sonra ilk kez bu sayıda Sosyalistin meclise girdiği konuşuluyor, tüm demokrat ve Sosyalistleri içine alacak bir çatı partisinden bahsediliyordu. Öcalan'ın 'devletle anlaştık' sözüyle de süreç silahların sustuğu barışçıl bir yöne doğru gidiyordu ancak 'TC imha planı uyguluyor' diyerek PKK buna izin vermedi.
'Lideri' masa başında 'barış' görüşmeleri yaparken, Kandil'in başka hesaplarının olduğunu son yapılan açıklamalardan anlıyoruz. Öncelikle PKK kurmaylarının 'barış' diye bir dertleri yokmuş! Öcalan'ın 'devletle anlaştık' sözünün hemen ardından çatışmaların fitilinin tekrar ateşlenmesi başka ne anlama gelebilir?
Devlet ile sürdürülen 'barış' görüşmelerinin de bir senaryodan ibaret olduğu anlaşılıyor. Öylesine bir senaryo ki bu üstelik 'baş aktör' Öcalan dahi rolünden haberdar değil! 'Devlet de Kandil de beni taşeron olarak kullanıyor' diyerek 'çekildiğini' açıklaması 'habersizliğin' göstergesi değil mi? Bu yüzden örgütüne kızgın! Prestijinin ayaklar altına alındığını, liderliğinin sorgulandığını biliyor ve kendisinden habersiz 'işler' çevrilmesini belli ki bir türlü hazmedemiyor.
Barış görüşmelerini baltalayan çatışmaların ardından Kandil'den yapılan son açıklamalar ise bana Mel Gibson'ın 'Cesur Yürek' filminden bir sahneyi anımsattı. Filmin kahramanı William Wallace barış şartı olarak İngiliz komutanın bacakları arasından geri bakması gibi yerine getirilmesi mümkün olmayan istekler sıralar. 'Ne yapıyorsun' sorusuna da 'savaş çıkartıyorum' yanıtını verir.
PKK'nın 'barış' için ileri sürdüğü istekler de William Wallace'ın isteklerinden farksız. Demokratik çözümün gerçekleşmesini, Öcalan ile PKK arasında doğrudan görüşme imkanları yaratılmasına bağlıyorlar. Terör örgütü mensubu olarak yıllardır aranan kişilerin, legal siyasi parti temsilcileri olarak kabul edilmesi ve Öcalan ile görüştürülmesi mümkün mü? Elbette değil… Bu davranış; soruna demokratik çözüm arayışlarına ivme kazandırmak yerine ivmeyi öfkeye kazandırmaktan başka bir şey değildir.
Hangisi barış sürecine katkı sağlardı; yerine getirilmesi mümkün olmayan istekler mi, kaçırılan üç askerin koşulsuz olarak serbest bırakılması mı?