Perikles’ten Davos’a

Abone Ol

MÖ 5. yüzyılda Atina devlet adamı Perikles’in yaptığı ünlü Cenaze Söylevi, yalnızca bir yas konuşması değil, siyasal hitabetin doruk noktalarından biridir. Bu konuşmanın gücü, alıntılara, referanslara ya da otorite devşirmeye değil; konuşmacının dünyayı kavrayışına, kentine ve yurttaşlarına duyduğu sarsılmaz inanca dayanır.

Galiba bugünün siyaset sahnesiyle arasındaki en keskin fark da tam burada başlıyor…

Geçen hafta dünyada en çok adı anılan yer sanırım Davos idi… Davos’ta Dünya Ekonomik Forumu kapsamında yapılan iki konuşma geniş yankı uyandırdı. Kanada Başbakanı Mark Carney’in konuşması ayakta alkışlandı; hatta kimi yorumcular tarafından Perikles’in söyleviyle kıyaslandı. ABD Başkanı Donald Trump’ın daha dağınık ve sezgisel konuşması bile, Cumhuriyetçi stratejist Steve Bannon tarafından “Atina’daki Perikles’ten bu yana yapılmış en büyük milliyetçi konuşma” olarak nitelendirildi. Bu benzetmeler, antik dünyanın en güçlü politik metinlerinden biriyle bugünün konuşmaları arasında gerçekten bir akrabalık olup olmadığını sormayı zorunlu kılıyor.

Perikles meşhur konuşmasını, MÖ 430 yılında, Peloponez Savaşları’nın ilk yılında yapar… Atina, Sparta ve müttefikleriyle giriştiği uzun ve yıkıcı bir savaşın henüz başındadır. Perikles, savaşta hayatını kaybedenlerin ailelerine hitap ederken ne askerî zaferleri yüceltir ne de geleceğe dair zafer vaatlerinde bulunur. Onun odağı savaş değil, Atina’dır

Atina’nın nasıl bir kent olduğu, nasıl bir yaşam biçimini temsil ettiği ve yurttaşlarından ne talep ettiği.

Konuşmanın merkezinde Atina demokrasisi yer alır. Perikles, yasaların herkes için eşit olduğunu, yurttaşlık erdeminin servet ya da soydan değil, kente hizmetten doğduğunu vurgular.

Atina’nın yabancılara açıklığını, kamusal yaşamın canlılığını, “aşırılıksız bir güzellik anlayışı” ve “yumuşaklığa düşmeyen bir bilgelik”le kültürünü nasıl inşa ettiğini anlatır.

Atina’yı “Hellas’ın eğiticisi” olarak tanımlar; özgürlüğün, çok yönlülüğün ve yurttaşlık bilincinin somutlaştığı bir örnek.

Perikles’in söylevinde dikkat çeken bir başka nokta, şairlere ve mitlere yaslanmayı bilinçli biçimde reddetmesidir.

Homeros’u ya da başka ozanları alıntılamaya ihtiyacı olmadığını söyler; çünkü Atina’nın kendisi zaten canlı bir metindir. Kentin denizlerde ve karalarda bıraktığı “silinmez izler”, onun siyasal ve kültürel cesaretinin kanıtıdır.

Yurttaşlarından, bu kenti bir âşık gibi sevmelerini ister. Ne Spartalıları hedef gösterir ne de acının sorumluluğunu dış düşmanlara yükler. Savaşın gerekçesini açıklamaz; onun yerine, bu bedelin neden göze alındığını anlatır.

Davos’ta konuşan Mark Carney ise sözlerine ve kapanışına alıntılarla başladı… Vaclav Havel’in “manav” metaforunu kullanarak, orta ölçekli devletlerin aslında inanmadıkları bir “kurallara dayalı düzen” ritüelini sürdürdüğünü ima etti. Bu dürüstlük vurgusu salonda karşılık buldu.

Ancak konuşma ilerledikçe, söylemin kendi ayakları üzerinde durmakta zorlandığı hissedildi. Trump’ın adı anılmadı; Putin’in Rusya’sı ya da Xi Jinping’in Çin’i açıkça tanımlanmadı.

“Değişken geometriler”, “ayar­lanmış ilişkiler” ve “benzer düşünen ülkeler” gibi ifadeler, ilham vermekten çok diplomatik raporları çağrıştırdı.

Burada temel fark ortaya çıkıyor: Perikles alıntı yapmaz, alıntılanır. Onun imgeleri –kent sevgisi, kamusal cesaret, ortak kader– başkalarından ödünç değildir; doğrudan kendi siyasal vizyonunun ürünüdür.

Cenaze Söylevi, baştan sona organik bir bütündür. Otoritesini dış referanslardan değil, konuşmacının sesinden alır. Dinleyicilere bildikleri rahatsız edici gerçekleri ima etmekle yetinmez; onları, miras aldıkları kente layık olmaya çağırır.

Günümüz siyasetçileri ise sıkça uzman görüşlerine, araştırmalara ve filozof alıntılarına yaslanıyor. Bu durum, derinlik izlenimi yaratabilir; fakat aynı zamanda konuşmacının kendi sesine duyduğu güvenin zayıfladığını da ele veriyor.

Churchill ya da Obama gibi daha yakın dönem örnekleriyle kıyaslandığında bile, bugünkü siyasal hitabetin retorik cesaretten yoksun olduğu görülüyor. Akıcı ve düzgün bir performans, kendi otoritesini yaratan bir söylevle aynı şey değildir.

Perikles’le yapılan kolay benzetmeler, aslında antik hitabetin gücünden çok, bugünkü beklentilerimizin ne kadar düştüğünü açığa vuruyor.

Onun söylevini yeniden ve dikkatle okumak, yalnızca geçmişin ihtişamını hatırlatmaz; aynı zamanda bugünün siyasal dilinin neden bu kadar yavan ve çekingen olduğunu da gösterir.