Ekonomi

Özgener’den ‘ticaret’ uyarısı: Çok kutupluluğa evriliyoruz!

İzmir Ticaret Odası (İZTO) Ocak Ayı Olağan Meclis toplantısında konuşan İZTO Yönetim Kurulu Başkanı Mahmut Özgener, dünya ekonomisinin evrildiği süreci anlatarak, “Bu yeni küresel düzenin ilk temel unsurunun, çok taraflılıktan çok kutupluluğa evrildiğini analiz ediyoruz. 2025 yılında da açık biçimde gördüğümüz üzere, kurallara dayalı uluslararası düzen parçalandıkça, jeoekonomik araçların diplomasinin yerini almaya başladığını değerlendiriyoruz” dedi.

Abone Ol

Ozan EKİZ / EGEDESONSÖZ – İzmir Ticaret Odası (İZTO) Ocak Ayı Olağan Meclis toplantısı gerçekleştirildi. Meclisi, İZTO Meclis Başkanı Selami Özpoyraz yönetti. Yeni yılın ilk meclisinde konuları gündeme geldi.

Mecliste 2025 yılına dair faaliyetler sinevizyon gösterimiyle meclis üyelerine sunuldu.

ÖZGENER: BAYRAĞIMIZA UZANAN HER EL KIRILMIŞTIR, KIRILMAYA DEVAM EDECEKTİR
İZTO Yönetim Kurulu Mahmut Özgener, dünya ve ülke gündemini değerlendirdiği konuşmasını gerçekleştirdi. Mardin’in Nusaybin ilçe sınırında yaşanan Türk bayrağının indirilmesine dair tepkilerini dile getiren Özgener, “Geçtiğimiz hafta Nusaybin Kamışlı sınır hattında kışkırtılmış terör örgütü yandaşlarının şanlı bayrağımıza yönelik gerçekleştirdikleri alçakça saldırıyı şiddetle kınadık. Hangi amaçla yapılırsa yapılsın bu hain saldırı bir provokasyon girişiminden öteye gidemedi. Devletiyle milletiyle Türkiye bu saldırıya cevabını en onurlu ve en anlamlı şekilde verdi. Spordan sanata, siyasetten iş dünyasına, toplumun her kesiminden genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle milyonlar bu kışkırtıcı eylemi gerçekleştiren bir avuç teröristin oyununa gelmedi ve ay yıldızlı bayrağımıza sahip çıkarak en güzel şekilde tepkisini ortaya koydu. Barış ve huzur ikliminin tertemiz havasını solumaya başladığımız ülkemizde iç ve dış odaklarca sahneye konulabilecek bu tür eylemlere karşı her zaman hazırlıklı olmalıyız. Her bayrak saygıyı hak eder, ancak dünyada hiçbir millet yoktur ki bayrağına namusu gibi baksın. Güzel ülkemizin her köşesinde dalgalanan al bayrak tam da bu nedenle milletimizin kutsallarının başında gelir. Bayrak ve sancak yüzbinlerce şehidimizin gazimizin bize emanetidir. Onların can verip toprağa düşme pahasına hiçbir zaman yere düşürmedikleri dünyanın en güzel ve en anlamlı bayrağı olan ay yıldızımız; Cumhuriyetimizin, bağımsızlığımızın, ortak onurumuzun, bu topraklardaki yüzlerce yıllık varlığımızın dokunulmaz simgesidir. Bayrağımıza düşmanca uzanan her el, bugüne kadar hep kırılmıştır ve bundan böyle de kırılacaktır” dedi.

‘CUMHURBAŞKANIMIZA TALEP VE BEKLENTİLERİMİZİ İLETTİK’
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere Ankara ziyaretlerini anlatan Özgener, “Kentimizin projelerine ivme kazandırmak için 2026 yılına hızlı bir başlangıç yaptığımızı ifade etmek istiyorum. 12-13 Ocak tarihlerinde Ankara’da çok önemli temaslar gerçekleştirdik. Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, Tarım ve Orman Bakanımız İbrahim Yumaklı, Ticaret Bakanımız Prof. Dr. Ömer Bolat, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Sekreteri ve İzmir Milletvekilimiz Eyyüp Kadir İnan, İzmir Milletvekilimiz Ceyda Bölünmez Çankırı ve TOBB Başkanımız Rifat Hisarcıklıoğlu ile önemli görüşmeler yaptık. Sayın Cumhurbaşkanımıza kentimiz iş dünyasının talep ve beklentilerini arz ettik. Kendilerine İzmir’in projelerine gösterdiği yakın ilgi ve her zaman olduğu gibi çözüm odaklı yaklaşımı için sizlerin huzurunda bir kez daha teşekkür ediyorum. 2 gün gibi kısa bir zaman dilimi içerisinde bulunduğumuz temaslar, özellikle Sayın Bakanlarımızın ve Milletvekillerimizin taleplerimize karşı olumlu yaklaşımı çok önemliydi. Bizlere ve projelerimize duyulan güven, “projelerimizin açılış yılı” olarak tarif ettiğimiz 2026 yılına başlarken motivasyonumuzu daha da artırdı. Sizlerin kıymetli destekleriyle ortaya çıkan projelerimizin şimdiden kentimize ve ülkemize hayırlı olmasını temenni ediyorum” diye konuştu.

‘EMTİALARDA CİDDİ FİYAT DALGALANMALARI YAŞANDI’
2025 yılında ve 2026 yılının başında yaşanan ekonomik ve küresel döneme dair açıklamalarda bulunan Özgener, “Pek çok platformda da ifade ettiğim gibi, 2025 yılında belirsizliklerin “yeni normal” olduğu, çoklu kriz ortamının hüküm sürdüğü; savaşların, ticaret çatışmalarının ve son olarak artan jeopolitik risklerin gözlemlendiği bir dönem yaşadık. 2026 yılına da benzer bir tablo ile; Amerika Birleşik Devletleri’nin Venezuela’ya müdahalesi ile giriş yaptık. Ocak ayında, Venezuela’nın yanı sıra Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin, İran başta olmak üzere bir çok ülkeye yönelik söylemlerinin, ekonomi üzerindeki anlık ve olası uzun dönem etkilerini yakından takip ettik. Somut bir diğer gelişme ise; yine Amerika Birleşik Devletleri’nin, Grönland nedeniyle 8 Avrupa ülkesine ek gümrük tarifesi getireceğini açıklaması oldu. Avrupa Birliği’nin bu duruma tepki vermesi ve son yaşanan uzlaşma; siyasi kararlar hızla biçim değiştirirken ekonomik çıkarlardan ayrışmanın olası olmadığını ve önemli gelişmeleri beraberinde getirme potansiyeli taşıdığını bizlere gösterdi. Bu gelişmeler sonucunda; petrolden altına, bakırdan gümüşe kadar emtialarda ciddi fiyat dalgalanmalarının yaşandığını ve kalıcı risk primiyle fiyatlandıklarını görüyoruz. Amerika Birleşik Devletleri merkezli tüm bu gelişmelerin ötesinde, yine Ocak ayında, 2026 yılı ilk 6 aylık dönemde Avrupa Birliği dönem başkanı Güney Kıbrıs oldu” diye konuştu.

‘ABD EMPERYAL REFLEKSİNİ CANLANDIRMAYA YÖNELİK ADIMLAR ATIYOR’
Gazze Barış Kurulu ve dünya gündemine değinen Özgener, “Yakın coğrafyamızı ilgilendiren bir diğer konu ise, Davos Zirvesi'nde Sayın Cumhurbaşkanımızın kurucu üyeleri arasında, Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan'ın ise yürütme kurulunda yer aldığı “Gazze Barış Kurulu”nun resmi olarak faaliyete geçmesiydi. Bu noktada, Barış Komisyonu kararnamesinin 19 ülke tarafından imzalandığını, toplamda 26 ülkenin katılımı onayladığını ve bu ülkelerin arasında Türkiye’nin de olmasının bölgedeki rolümüz açısından çok önemli olduğunu vurgulamak istiyorum. Bu adımın, Gazze’nin geleceğine yön vereceğini ve tüm bölgede barışın kök salmasına önemli bir katkı sağlayacağına inanıyoruz. Öte yandan, Suriye’de ateşkes başta olmak üzere her geçen gün yeni bir gelişme yaşanıyor. Hızına yetişmekte zorlandığımız tüm bu gelişmelerin, ülkemiz ekonomisine yansımalarını da yakından takip etmeye çalışıyoruz. Bütün bu gelişmeler Amerika Birleşik Devletleri’nin tek kutuplu dünya düzeninde hegemonyasını koruma çabaları çerçevesinde bir anlamda yeni sömürgeciliği ve emperyal refleksini canlandırmaya yönelik adımlar attığını gösteriyor. Venezuela, Kanada, Grönland, Küba, Meksika ve İran’a yönelik eylem ve söylemler bunun en somut örnekleri. Yıllar önce kurulan Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Meksika arasında bir ekonomik entegrasyon projesi olan TRIAD’ın çöpe atılması bir başka önemli ekopolitik karar” dedi.

‘DÜNYA TİCARETİNİN YÖNÜ ETKİLENECEK’
Avrupa Birliği ve Hindistan arasında imzalanan serbest ticaret antlaşmasına değinen Özgener, “Küresel ticaret sahnesinde yaşanan önemli gelişmelerden birinin de, Avrupa Birliği ile Hindistan arasında dün imzalanan Serbest Ticaret Anlaşması olduğunu düşünüyoruz. Bu anlaşmanın, dünya ticaretinin yönünü etkileyecek ölçekte yeni bir ekonomik yakınlaşmayı temsil ettiğini değerlendiriyoruz. 2 milyar insanın yaşadığı bir serbest ticaret bölgesi oluşturulması amaçlanan anlaşma ile Avrupa Birliği'nde öne çıkan, endüstri, tarım ve gıda sektörlerinde önemli bir rekabet avantajı sağlanacak. Özellikle Hindistan tarafından Avrupa Birliği’ne uygulanacak gümrük vergisi indirimleri ile ciddi bir pazar avantajı yaratılacak. Bu kapsamda, otomobillere uygulanan gümrük vergilerinin kademeli olarak %110'dan %10'a kadar düşürüleceği, otomobil parçalarına uygulanan vergilerin ise 5 ila 10 yıl içerisinde tamamen kaldırılması bekleniyor. Bununla birlikte, makinelerde %44'e varan, kimyasallarda %22 ve ilaçlarda %11 oranında uygulanan gümrük vergilerinin de büyük ölçüde kaldırılması hedefleniyor. Anlaşma, Avrupa Birliği'nin tarım ve gıda ürünleri ihracatına uygulanan, ortalama %36'nın üzerinde seyreden gümrük vergilerinin de kaldırılması veya azaltılmasını amaçlıyor” ifadelerini kullandı.

‘OTOMOTİV, MAKİNE VE ELEKTRİKLİ ÜRÜNLERDE HİNDİSTAN İLE REKABET BASKISI ARTIYOR’
İmzalanan gümrük vergisi antlaşması ve ülke ekonomisine dair etkilerini anlatan Özgener, “Avrupa Birliği tarafından ‘henüz bir başlangıç’ olarak değerlendirilen ve olası stratejik iş birlikleriyle genişleyecek bir perspektife vurgu yapan bu gelişmenin, ülkemiz açısından özellikle Avrupa pazarındaki rekabet dengeleri bakımından dikkatle değerlendirilmesi gereken boyutları bulunuyor. Avrupa Birliği ülkemizin en önemli ihracat pazarı konumunda. Gıda ürünlerinden sanayi ürünlerine kadar uzanan geniş bir yelpazede ticaret gerçekleştirdiğimiz en önemli ortağımız. Somut örnekler üzerinden değerlendirmek gerekirse; ülkemizin Avrupa Birliği’ne olan ihracatında otomotiv endüstrisi, makine ve elektrikli ürünler ön plana çıkıyor. Anlaşma ile ortaya çıkan yeni durum, Hindistan’da üretimi gerçekleştirilen benzer ürünler karşısında ihracatçılarımızın pazar kaybı yaşayabileceğini ortaya koyuyor. Yeni gelişmeyle birlikte, Hindistan’ın ülkemize Avrupa Birliği ülkeleri gibi gümrüksüz veya düşük gümrüklü mal satabilmesinin kapısı aralanıyor. Bunun nedeni; ülkemizin Gümrük Birliği içinde yer almasına rağmen, Avrupa Birliği’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı bu tür serbest ticaret anlaşmalarına doğrudan taraf olamaması, buna karşın sonuçlarına fiilen maruz kalması. Bu durum, ihracatçılarımız açısından asimetrik bir rekabet baskısı yaratıyor; pazar payı kaybı riskini de beraberinde getiriyor. Sonuç olarak; mevcut Gümrük Birliği süreci, Avrupa Birliği’nin imzaladığı her STA, ülkemizin aleyhinde olabiliyor. Yani rekabet imkanımızın oldukça azalacağı bir durumun ortaya çıkabileceğini öngörüyoruz. Bu hususu daha önce defalarca ifade ettiğim gibi, bir kez daha yinelemek istiyorum: Gümrük Birliği sürecinin revize edilmesi artık daha elzem bir hal aldı ve en kısa zamanda aksiyona geçip sonuca bağlanması gerekiyor. Buna karşın, ülkemiz ekonomisi açısından ortaya çıkabilecek dolaylı fırsatları da göz ardı etmememiz gerektiğini düşünüyoruz. Söz konusu yeni anlaşma ile, ülkemizin üretim ve lojistik merkez konumunun öne çıkabileceği; öte yandan ülkemizin Hindistan ile imzalayacağı serbest ticaret anlaşmasının uzun vadeli tedarik ilişkilerini güçlendirmek ve katma değerli ürünlere yönelmek bakımından farklı bir senaryo olarak değerlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz” dedi.

‘2026 UYARI VE MESAJ YILI’
Global ekonomi rakamlarını ve 2026 değerlendirmesi yapan Özgener, “2026 yılına ilişkin değerlendirmelerin önceki yıllara kıyasla daha fazla mesaj ve uyarı içerdiğine şahit oluyoruz. Bu mesajların iş insanlarımız açısından ne tür riskler barındırdığını doğru okumanın önem taşıdığını düşünüyoruz. Özellikle son dönemde, küresel ölçekte siyasi liderler ve küresel analiz çevreleri arasında ortak bir tespitin giderek daha net biçimde öne çıktığını değerlendiriyoruz. Global ekonominin, verimlilik temelli küreselleşmeden uzaklaşarak, güvenlik temelli bir parçalanma sürecine girdiğini gözlemliyoruz. Bugün yaşadıklarımızın yalnızca daha düşük büyüme oranları, daha yüksek faizler ya da pandemi sonrası normalleşmeden ibaret olmadığını görüyoruz. Daha parçalı, daha işlemsel; yani, uzun vadeli çok taraflı taahhütler yerine, kısa vadeli çıkar odaklı ve koşullu ilişkilerin, bununla birlikte daha kırılgan bir küresel ekonomik düzenin şekillendiğine tanıklık ediyoruz. Bu dönüşüm, aynı zamanda günümüzün en belirleyici makroekonomik rejim değişimi olarak da değerlendiriliyor. Yaklaşık otuz yıl boyunca ekonomik entegrasyon, görece istikrarlı ve kurallara dayalı bir sistem üzerine inşa edildi. Ticaret, öngörülebilirlik varsayımıyla büyüdü. Sermaye, çok taraflı çerçeveler içinde serbestçe hareket etti. Küresel değer zincirleri ise maliyet etkinliği ve ölçek mantığıyla şekillendi. Ancak bugün geldiğimiz noktada, hem siyasi liderler hem de birçok uzman bu yapının giderek aşındığını; yerine ortaya çıkan düzenin, eşgüdümlü çok taraflılıktan ziyade, çok kutuplu fakat çok taraflı zayıf bir yapıyı temsil ettiğini ifade ediyor. Gücün dağıldığı, ancak kuralların ve koordinasyonun zayıfladığı bu yeni dünyada; risklerin ekonomiye yansıma biçimi, politika tercihleri ve büyümenin nasıl üretildiği de köklü biçimde değişime uğruyor. Şimdi bu dönüşümü, küresel risk analizlerinde giderek daha fazla kullanılan çerçeve üzerinden ele alarak, 2026 yılına dair global makroekonomik dinamikleri değerlendirmek istiyorum” dedi.

‘ÇOK TARAFLILIKTAN ÇOK KUTUPLULUĞA GEÇİŞ’
Global gelişmeler ve dünyanın iki kutuplu hale dönüşmesini yorumlayan Özgener, “Bu yeni küresel düzenin ilk temel unsurunun, çok taraflılıktan çok kutupluluğa evrildiğini analiz ediyoruz. 2025 yılında da açık biçimde gördüğümüz üzere, kurallara dayalı uluslararası düzen parçalandıkça, jeoekonomik araçların diplomasinin yerini almaya başladığını değerlendiriyoruz. Gümrük tarifelerinin, yaptırımların, ihracat kontrollerinin, yatırım kısıtları ve finansal sınırlamaların artık devletlerin temel politika araçları haline geldiğini görüyoruz. Öte yandan; ulusal güvenlik kaygılarının, ekonomik verimliliğin önüne geçmeye başladığını gözlemliyoruz. Bugün geldiğimiz noktada; küresel ticarette çok taraflı uyuşmazlık çözüm mekanizmaları zayıflarken, ikili ve bölgesel düzenlemeler giderek daha fazla ön plana çıkıyor. Tedarik zincirleri artık küresel ölçekte değil, siyasi bloklar içinde yeniden şekilleniyor. Yeniden yerlileşme; yani, küresel entegrasyonun kısmen geri sarılması ve ekonomik faaliyetlerin yeniden ulusal ya da bölgesel sınırlar içinde konumlandırılması, dost ülkelere yönelim eğilimlerini ve üretim maliyetlerini artırıyor. Bununla birlikte; küresel değer zinciri verimliliğini düşürüyor ve mal fiyatları üzerinden kalıcı enflasyon baskıları yaratıyor. Buna paralel olarak stratejik sanayi politikalarının; yani, daha ziyade dayanıklılık, teknoloji egemenliği ve ölçek kazanımı hedefleyen akılcı ve seçici bir çerçevenin ön plana çıktığını görüyoruz. Öte yandan; yarı iletkenler, enerji, savunma ve yapay zekâ donanımı alanlarında küresel ölçekte sübvansiyon yarışlarının da başlamış durumda olduğunu izliyoruz. Bu durumun makroekonomik sonucu ise net: Daha düşük küresel büyüme potansiyeli ve yapısal olarak daha yüksek enflasyon oynaklığı. Yeni küresel düzenin en kritik dinamiklerinden bir diğeri ise teknoloji. Kuantum ve yapay zekâ teknolojileri asimetrik biçimde ilerlemekte; verimlilik kazanımları belirli ülke ve firmalarda yoğunlaşmakta. Bu durum ülkeler arası farkları artırmakta ve yeni finansal istikrar riskleri yaratmakta. Yapay zekâ bir yandan potansiyel büyümeyi artırırken, diğer yandan işgücü piyasaları, gelir dağılımı ve yönetişim alanlarında ciddi baskılar oluşturmakta” dedi.

‘DÖVİZ KURLARI JEOPOLİTİĞE DUYARLI'
Kur dinamiklerine ve bölgesel konulara değinen Özgener, “Geçtiğimiz seneyi değerlendirdiğimizde; ticaret hacimlerinin dayanıklılığını koruduğunu; ancak ticaretin niteliğinin zayıfladığını görüyoruz. Tedarik zincirlerinin yön değiştirmesi ve teknoloji ihracatı ticareti desteklerken, ticaret giderek daha bölgesel, daha siyasallaşmış ve daha maliyetli bir yapıya büründü. 2026 yılında da bu eğilimin devam etmesini bekliyoruz. Bu ortamda bilanço riskleri, makro görünümün merkezine yerleşiyor. Özel sektör kaldıraç oranları artarken, yani şirketlerin finansal risklerinde artış yaşanırken, özellikle yarı iletken tedarik zincirleri açısından kritik bölgelerdeki jeopolitik gerilimlerin, ani finansal fiyatlamaları tetikleyebilecek kuyruk risklerini, bir diğer deyişle, düşük olasılıklı görünen ama gerçekleştiğinde çok büyük ve yıkıcı etkiler yaratan olayları, oluşturduğunu değerlendiriyoruz. Kur dinamikleri de bu kırılganlığı yansıtıyor. 2025 yılında euro–dolar paritesinde de gözlemlediğimiz üzere, döviz kurlarının giderek ekonomik temellerden ziyade jeopolitik gelişmelere daha duyarlı hale geldiğini görüyoruz. Sonuç olarak, 2026 yılı için yapılan küresel tahminler de, büyümenin neden hâlen dirençli göründüğünü açıklamakta. Ancak aynı analizler, bu dayanıklılığın ne kadar kırılgan bir zemine oturduğunu da açık biçimde ortaya koymakta. Dünya ekonomisi; kabul edilebilir büyüme, gerileyen enflasyon ve işleyen ticaret yapılarıyla yoluna devam ediyor, ancak bu gidişat artık daha zayıf koordinasyon, daha yüksek oynaklık ve artan bilanço hassasiyetlerine daha açık konumda. Çünkü bugün geldiğimiz noktada, küresel ekonominin büyümeyi değil, güvenliği optimize ettiğini görüyoruz” diye konuştu.

‘2026’DA ENFLASYON BELİRLEYİCİ OLMAYA DEVAM EDİYOR’
Geçtiğimiz yıl ekonomi gündeminin en önemli maddelerinden olan enflasyona ilişkin değerlendirmelerde bulunan Özgener, “2025 yılı boyunca ülkemiz ekonomisinin en temel gündem maddesi enflasyon oldu. 2026 yılına girerken de bu başlığın yalnızca fiyat istikrarı açısından değil; reel ekonomi, yatırım kararları ve dış denge açısından da belirleyici olmaya devam ettiğini görüyoruz. Ekonomi yönetiminin enflasyonla mücadelede kararlı duruşu sergileyen güçlü mesajlar vermeye devam etmesi çok önemli. Çünkü başta hane halkı olmak üzere piyasa bileşenlerinin enflasyon beklentileri hala olması gerekenden çok yüksek düzeyde. Küresel ölçekte daha parçalı, daha oynak ve güvenlik temelli bir ekonomik düzene geçilen bu dönemde, Türkiye gibi dış ticarete ve dış finansmana duyarlı ekonomiler için makro dengelerin birlikte yönetilmesi her zamankinden daha kritik hale geliyor. Bu nedenle dezenflasyon sürecinin seyri kadar, reel ekonominin bu sürece nasıl uyum sağladığı, ihracat performansının ne ölçüde sürdürülebilir olduğu ve döviz kuru dengesinin nasıl şekillendiği önümüzdeki dönemin temel belirleyicileri arasında yer alacaktır diye düşünüyoruz. Reel ekonomi tarafında, 2025’in son çeyreğinden itibaren sınırlı bir toparlanma gözlendiği değerlendiriliyor. 24 sektörün 19’unda üretim ve güven artışı yaşanması ve toplam sanayi üretiminde yaklaşık %2,5’lik artış, kontrollü bir toparlanmaya işaret ediyor. Ancak bu noktada ihracat yapısına daha yakından bakmak gerektiğine inanıyoruz. Merkez Bankası’nın analizleri, Türkiye’nin ihracat performansının kur hareketlerinden çok, dış talep koşullarına ve sektör yapısına bağlı bir görünüm sergilediğini ortaya koyuyor. Buna göre, dış talepteki 1 puanlık artış ihracatı yaklaşık %2,3 artırırken, reel kurdaki %1’lik değişimin ihracat üzerindeki etkisi yalnızca %0,2 seviyesinde kalıyor” dedi.

‘İHRACATTA YAPISAL DÖNÜŞÜM YAŞANIYOR’
Ülke ihracatını değerlendiren Özgener, “İhracatta ortaya çıkan son tablo, dış pazarlardaki büyüme potansiyelinin ötesinde, ülkemiz ihracatında yapısal bir dönüşüm yaşandığına da işaret ediyor. Son yıllarda hem ihracat yapılan ülkelerin dağılımında hem de sektör kompozisyonunda belirgin değişimler gözleniyor. Küresel ticaretin giderek bölgeselleştiği, finansman koşullarının dalgalandığı ve sermaye akımlarının daha seçici hale geldiği bir ortamda, dış ticaret ve cari dengedeki gelişmelerin daha yakından takip edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu nedenle 2026 yılına girerken Türkiye ekonomisi açısından temel meselenin, dezenflasyon süreci devam ederken yalnızca büyümeyi desteklemek değil; büyümenin hangi sektörler üzerinden, hangi dış talep koşullarıyla ve hangi kur dengesi içinde gerçekleştiğini doğru yönetmek olacağını düşünüyoruz. Önümüzdeki dönemde reel ekonomi, ihracat ve döviz kuru arasındaki bu hassas dengenin, küresel risklerin arttığı yeni ekonomik düzende ülkemiz ekonomisinin dayanıklılığını belirleyen en kritik alanlardan biri olmaya devam edeceğini öngörüyoruz” diye konuştu.

‘DİKİLİ JEOTERMAL SERA PROJESİ BAŞLADI’
Özgener, son olarak organize sanayi bölgelerinden bahsederek, şunları söyledi:

Değer verdiğimiz projelerimiz Dikili ve Kınık Organize Tarım Bölgeleri ile ilgili ay içerisinde yaşanan önemli gelişmeleri de sizlerle paylaşmak istiyorum. Dikili Jeotermal Isıtmalı Sera Organize Tarım Bölgesi "Altyapı ve Jeotermal Isıtma Sistemleri Yapım İşi Sözleşme İmza Töreni", Yönetim Kurulu Üyemiz ve Dikili Jeotermal Isıtmalı Sera OTB Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Mehmet Şahin Çakan’ın öncülüğünde 2 Ocak’ta gerçekleşti. Ay başında imzaladığımız sözleşmeyle birlikte sahadaki uygulama sürecini resmen başlatmış olduk. Bir diğer Projemiz Kınık OTB’de ise yatırımcı parsellerinin satışına başlanması ve altyapı ihalesinin başarıyla tamamlanmasıyla katma değerli üretim yolunda hızla ilerliyoruz. “Türkiye’de tek, dünyada ilk” mottosuyla yola çıkan Kınık OTB’de; tohum, fide ile tıbbi ve aromatik bitkilerde katma değerli üretim ve ihracatı hedefliyoruz. Bölgemiz; sertifikalı tohum üretimi, kümelenme modeli, modern ve sürdürülebilir tarım uygulamaları ile özellikle kadın istihdamı başta olmak üzere bölgesel kalkınmaya katkı sağlamayı amaçlıyor.