Olten Filarmoni 11 yaşında!

Abone Ol

Sanat özellikle de müzik; yaşanması zor kentleri yaşanır kılıyor. Modern kent yaşamı, çoğu zaman karmaşık, yorucu ve stresli… Hele İzmir'de bu saydığım negatif özellikler, son dönemde iyice artmış durumda. Hızla artan nüfus ve buna bağlı olarak artan trafik yoğunluğu, gürültü kirliliği, sosyal eşitsizlikler, kentin anormal bozulan silüeti…

Bütün büyük şehirlerde yaşayan insanların hem fiziksel hem de zihinsel yükleri arttıkça artıyor. Bu zorlu yaşam koşulları arasında, sadece ve sadece sanat, bir nefes aralığı sunuyor bize. Sanatın dönüştürücü gücü ve şifa veren etkisi, kentleri sadece beton ve tuğlaların toplamından daha fazlası haline getirebiliyor. İnsanları güzel bir ortamda bir araya getirip yaşaması zor alanları yaşanır kılabiliyor.

Olten Filarmoni'nin mükemmel 11. Yıl açılış konserinden çıkarken bunları düşündüm. Müzik, kentin ruhuna hayat veren en önemli unsurlardan biridir. Bir şehri düşünürken, o kente ait melodileri de aklımıza getirmemiz boşuna değildir. İstanbul Boğazı'nda martı çığlıklarına karışan bir klarnet sesi, New Orleans'ın dar sokaklarında yankılanan caz melodileri, Granada'da raksın müziği, bu şehirlerin kimliklerinin bir parçası haline gelmiştir. Bu müzikal kimlik, kentin ruhunu beslerken aynı zamanda toplumsal ve kültürel çeşitliliği de yansıtır. Şehirler müzik aracılığıyla insanların ortak duygularını dışa vurmaya, kimliklerini ve tarihsel geçmişlerini keşfetmeye çalışır. Güzel İzmir, henüz uzakta bu konulardan ama eminim birgün bu da olacak ve işte o zaman sesi belki soluğu da çıkmaya başlayacak.

Toplumsal Bağlar ve Sanatın Birleştirici Gücü… Sanat ve özellikle müzik, bireyler arasında da köprüler kuruyor. Bizim geçen çarşamba akşamı, Şef Jurjen Hempel yönetimindeki orkestramız Olten Filarmoni ve Piyanist Olga Scheps ile kurduğumuz duygusal bağlar gibi.

Daha önce de yazdım: Yoğun kent yaşamının getirdiği yalnızlık ve yabancılaşma hissini müzikle aşmak mümkün… Sokak sanatçıları, açık hava konserleri ve festivaller, kentin kamusal alanlarını dönüştürerek insanların bir araya gelmesine ve ortak bir deneyim yaşamalarına olanak tanıyor. Müziğin evrenselliği, dil, kültür ve sosyal statü gibi farklılıkları aşarak, insanları ortak bir paydada buluşturuyor. Güzel, kapsayıcı, barışçıl ve huzurlu bir paydada…

Özellikle büyük metropollerde, farklı etnik ve kültürel kökenlere sahip insanlar birlikte yaşamak zorunda; artık bundan kaçış da yok. Bu Türkiye'de farklı sebeplerle kaygı yaratsa da, çeşitliliğe saygı anlamında müzik, bu farklı topluluklar arasındaki engelleri aşmanın ve ortak bir kültürel zemin yaratmanın en etkili yollarından biri olabilir. Farklı kültürlere ait müziklerin bir araya gelmesiyle kentler, insanların birbirini daha iyi anladığı, empati kurduğu ve farklılıklara saygı duyduğu yerler haline gelebilir.

Kentlerin Dönüşümü: Sanatla Yeniden Doğuş

Bazı kentler, sanatın ve müziğin gücünü kullanarak yeniden doğmuştur. Bu konuda en bilinen örneklerden biri İspanya'nın Bilbao kentidir. 1997 yılında açılan ve binası bir sanat eseri olan Guggenheim Müzesi, kentin ekonomisinde ve toplumsal dokusunda çok büyük bir değişim yaratmıştır. Bu anlamda sanat, kentte yeni iş alanları açılmasına, turizmin canlanmasına ve kent sakinlerinin yaşam kalitesinin artmasına çok büyük ölçüde katkıda bulunmuştur. Aynı şekilde klasik müzikten caza, rock'tan elektronik müziğe kadar çeşitli festivaller de kentlerin ekonomik ve sosyal dokusunu canlandırır.

İstanbul'da gerçekleşen Uluslararası Müzik Festivali ya da İzmir Caz Festivali gibi etkinlikler, sadece yerel halkı değil, aynı zamanda dünyanın dört bir tarafından gelen müzikseverleri de buluşturur. Bu tarz organizasyonlar kentlerin tanınmasını sağlar, merak uyandırır. Ayrıca kentlerin kültürel dinamizmini ve yaratıcı potansiyelini de arttırır. Sosyal bağlar güçlenir ve şehirler daha yaşanır hale gelir.

Kent yaşamının baskısı altında ezilen insanların şifası, sanatın ve müziğin iyileştirici gücündedir. Özellikle pandemi gibi küresel kriz dönemlerinde de gördük ki, müzik, insanların duygusal dayanıklılıklarını korumaya da yardımcı oldu. Balkonlarda çalınan müzikler, dijital konserler ve online müzik festivalleri, zor zamanlarda bile umudun ve dayanışmanın simgesi haline geldi. İnsanlar, sanatı tüketmenin ötesinde, üretmenin de yollarını keşfederek, kentin stresli atmosferinden bir süreliğine uzaklaşmaya çalıştı. Bir anlamda hayatın kirini pasını müzik temizledi.

Sanat, özellikle de müzik, kent yaşamında bunalan insanların şifası dedik… Bizim ayda bir kullandığımız, ruhsal ve toplumsal ihtiyaçlarımızı karşılayan araç ve ilaç ise Olten Filarmoni... Herkese tavsiye olunur. Yan etkileri güzel dostluklar kazanmak ve kulakların pasını silmektir.

Bu arada uzun yıllar Helsinki'de değerli orkestralar yöneten Şef Jurjen Hempel'i, sezonun ilk konserinin ilk eseri olarak 'Finlandiya' gibi şiirsel bir eseri seçtiği için de ayrıca kutluyorum. Zaten orkestramız piyaniste hazırlanırken, Sevgili Fatma ve Ceyhun Olten çiftini de bu seçimden ötürü kutlamıştım. Yıllarca 'Birleşmiş Milletler' yıllık açılış töreni öncesinde çalınan Fin besteci Jean Sibelius'un 125 yaşındaki bu eseri, 'özgürlüğe ve bağımsızlığa' yazılmış müthiş bir yapıttır.

Piyanist Olga Scheps, hem ana eserde hem de biste bütün salonu adeta büyüledi. Ludwig van Beethoven'ın Si bemol majör 2 No'lu Konçertosu, son zamanlarda dinlediğim en iyi yorumdu. Bis olarak bizleri selamladığı Sergei Prokofiev'in 7 nolu sonatında ise Olga Scheps, nirvanaya ulaştı sanki.

Yazmaktan usanacak değilim: İyi ki Olten Filarmoni var. Teşekkürler Olten Sanat Ailesi