Bazen bir çağın gerçek yüzü, yaşanan felaketlerde değil, o felaketler karşısındaki sessizlikte açığa çıkar. 28 Şubat’ta Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından İran’a yönelik başlatılan saldırıların ardından, Amerika’nın Minab’da bir kız öğrenci ilkokulunu 40 dakika arayla iki kez füzeyle vurması ve 175 kız öğrenciyi öldürmesi; yalnızca bir savaş suçu iddiası olarak değil, aynı zamanda çağımızın ahlaki kırılmasının en çıplak göstergelerinden biri olarak tarihe kazındı.
Bombalanmadan önce, Minab’daki bir sınıfın içini düşünün... Sıraya eğilmiş çocuklar, defterlerinin kenarına belki küçük çiçekler çizen eller, öğretmenin sesine kulak kabartanlar… Tahtada ders anlatan bir öğretmen… Ve bir anda gökyüzünden gelen bir yıkım. Bir saniye. Sadece bir saniye. Ve ardından sessizlik. Hiçbir zaman bozulmayacak ölüm sessizliği… Minab’daki Şecere Tayyebe Okulu’nda yarım kalan cümleler, tamamlanmamış hayaller ve bir daha asla kurulamayacak gelecekler var sadece geride kalan…
Bu sahne, insanlık tarihinde belki ilk defagörülmüyorama; bu sahneye verilen tepkinin zayıflığı, ilk kez bu kadar çıplak ve sert hem gözleri hem vicdanları kanatan! Cenazelerde tabutların üzerine kapanan annelerin, babaların yaktığı ağıtlar, yalnızca yerel bir yasın ifadesi değil; aynı zamanda küresel vicdanın yokluğuna duyulan isyanın da sembolüydü.
Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Batı dünyasının büyük bölümünde bu olayın yeterince karşılık bulmaması, yalnızca politik bir tercih olarak açıklanamaz. Bu durum, daha derin bir dönüşümün, yani bilgiyle kurulan ilişkinin değişiminin sonucudur. İnsanlık artık tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bilgiye erişebilmekte; ancak bu erişim, anlam üretme kapasitesini artırmak yerine zayıflatmaktadır. Haber görüntülerinin dijital medyada yaygın olması ya da çoğalması, onların etkisini artırmıyor günümüzde; aksine onları sıradanlaştırıyor. Sürekli maruz kalınan acı, bir arka plan gürültüsü olmaktan öte bir şey ifade etmiyor çoğu zaman…
Oysa yalnızca yazılı basının hâkim olduğu dönemlerde, bilgi sınırlı ama yoğunlukluydu. Bir gazete haberi okunmakla kalınmaz; üzerinde düşünülür, tartışılır, yeniden anlatılırdı. Haber, birebir yani yüz yüze iletişim yoluyla da paylaşılır, böylece toplumsallaşırdı. Bu nedenle de toplumsal tepki üretme kapasitesi çok daha yüksekti. Vietnam Savaşı bunun en çarpıcı örneğidir. Savaş ait, özellikle gazetelerde yayımlanan fotoğraflar, Amerikan toplumunda derin bir sarsıntı yaratmıştı. Napalm saldırısından kaçan çocukların görüntüsü, yalnızca bir kare değil; bir vicdan kırılmasıydı. Bu kırılma, üniversite kampüslerinden şehir meydanlarına yayılan kitlesel protestolara dönüşmüş, milyonlarca insanı harekete geçirmiş ve nihayetinde hükümet politikalarını etkileyebilecek bir toplumsal basınç üretmişti.
Bugün ise bireyler, ekranlarının başında yalnız. Sosyal medya, görünürde bir bağlantı ağı kurarken, gerçekte bireyi kendi içine kapatan bir sistem üretiyor. Algoritmalar, kullanıcıyı rahatsız edecek içerikleri filtrelerken, onun mevcut eğilimlerini pekiştiren içerikleri ön plana çıkarıyor. Böylece savaş, yalnızca görmek isteyenin gördüğü, görmek istemeyenin ise kolayca kaçabildiği bir gerçekliğe dönüşüyor.
Ancak bu dönüşümün en çarpıcı yönü, yalnızca duyarsızlaşma değil; seçici duyarlılıktır. Minab’da öldürülen 175 kız çocuğunun ölümü, küresel bir öfke üretmezken, aynı olayın tersine gerçekleşmesi halinde ortaya çıkacak tepkiyi tahayyül etmek zor değil! Eğer İran, Amerika Birleşik Devletleri’nde bir ilkokulu bombalamış olsaydı, bu olay haftalarca manşetlerden düşmez, kesintisiz yayınlarla kamuoyunun merkezine yerleşirdi. Siyasi söylem sertleşir, medya dili dramatikleşir ve bu saldırı yalnızca bir devletin eylemi olarak değil, tüm bir ulusun kimliğiyle ilişkilendirilirdi. Dünyanın dört bir yanındaki İranlılar, bu öfkenin hedefi haline gelir, kolektif bir suç atfına maruz kalırdı.
Daha da önemlisi, bu durumda hiçbir teknik açıklama —örneğin okulun yakınında bir askeri tesis bulunduğu iddiası— bu ölümleri tartışmaya açmak için kullanılmazdı. Ancak bugün Minab örneğine baktığımızda görüyoruz ki bu “tartışılmazlık”, evrensel bir ilke değil, coğrafi ve politik olarak belirlenen bir ayrıcalıktır. Çünkü Amerika; “Minab’daki okulu askeri tesis sandık, o yüzden yanlışlıkla bombaladık” diye gerekçelendirerek, kendince bu kıyıma bir meşruiyet kazandırmaya çalıştı. Yazıklar olsun! Riyakarlığın ve ahlaksızlığın böylesine pes doğrusu…
Gazze’de üç yıla yakındır halen süren; çoğu çocuk ve kadına yönelik soykırım ve yıkım ile şimdide İran’a yöneltilen saldırılar, Batı’nın ahlaki söylemi ile pratikteki tutumu arasındaki uçurumu gözler önüne ne de güzel seriyor. Bu uçurum, yalnızca bir çifte standart değil; aynı zamanda bir duyarsızlaşma rejimidir. Bu rejimde bazı hayatlar daha az değerli, bazı ölümler daha az görünür, bazı yaslar ise daha kısa ömürlüdür.
Oysa henüz insanlığını yitirmemişler ve anneleri ile yakınları için Minab’da öldürülen 175 kız öğrencinin yası hiç bitmeyecek. Bilinsin ki o yas, yalnızca ailelerin ve bir kasabanın yasından ibaret değildir; aynı zamanda görmezden gelinen, duyulmayan ve paylaşılmayan tüm mazlumların acılarına karşın, çağımız insanlığının yitirilme yasıdır…
Sahi bir çocuğun ölümü ne zaman “önemli” olur?
Eğer bu sorunun cevabı coğrafyaya, etnik, dini ya da mezhepsel kimliğe göre değişkense; o zaman öldürülen yalnızca çocuklar değil, insanlığın ta kendisidir…