Fıkra bu ya, Nasrettin Hoca bir gün yüzüğünü kaybetmiş. Evin önünde bir şey aradığını gören komşusu sormuş, “hoca hayrola ne oldu?” diye. O da yüzüğümü arıyorum demiş. Peki, nerede kaybetmiştin deyince meraklı kişi, Hoca da “bordumda kaybettim ama orası karanlık” demiş.
Evet, Erdoğan, iktidarının meşruiyeti kalmadı sayılır. Hem seçmen ve kamuoyu desteği hem kurumları tek elde toplayıp, baskıcı yöntemleri artırması meşruiyetinin ne kadar zayıfladığının en somut göstergeleri. Siyaset biliminde temel bir önermedir, “iktidarın meşruiyeti ile şiddet kullanımı arasında ters orantı vardır.”
Erdoğan iktidarı da, özellikle son yıllarda ciddi bir meşruiyet krizi yaşamaktadır. Meşruiyeti medya, devlet kurumları ile, yani ideolojik aygıtlarla üretemeyen iktidar giderek baskıcı aygıtlara daha fazla başvurmaktadır.
Düşünce ve ifade özgürlüğü ile endekslerde dünya sıralamasında giderek alt sıralara düşen Türkiye, gazeteci, siyasetçi ve aydın tutuklamalarında ise ilk sıraları zorlamaktadır.
Bunların farkında olan ABD’nin Ortadoğu Temsilcisi Tom Barak, aylar önce, “Erdoğan’a meşruiyet kazandırmamız lazım” demişti. Neden? Çünkü o bize lazım.
Nitekim her görüşmesinde Trump, Erdoğan’ın kendisine ne kadar bağlı olduğunu ifade etmek için hep aynı örneği veriyor, dün Ankara’da da tekrarladığı gibi. “Erdoğan’a Papaz’ı bırak diye bir mektup yazdım, anında bıraktı.”
Tabi mektuptaki hakaret cümlelerini şimdilik hatırlatmaya ihtiyaç duymuyor. Ama onlar TrumpTower’ın duvarlarında halen asılı duruyor.
Bir ülke için uluslararası ilişkilerde bu duruma düşmek, hoş bir durum değil elbette. Trump’ın mektubu ile Türk mahkemleri tarafından mahkum edilmiş bir papazı anında salmak en basitinden bizde hukuk yok demektir.
Erdoğan meşruiyet açısından çok zorda. Rıza üretmekte zorlandığı için sürekli baskıyı artırıyor. Yeni mahkemeler, yeni cezaevleri inşaatları ihaleye çıkıyor.
Toplumsal rıza üretemediği için Trump’tan yardım istiyor. Yani hoca gibi, rızayı kaybettiği yerde değil de, Trump’ta arıyor.
Çağımızda iktidarların iç kamuoylarında rıza üretmek kadar uluslararası ilişkilerde de bunu yapmaları gerekir. Ancak günümüzde uluslararası ilişkiler insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkesinden çok, küresel sermayenin taleplerine göre şekillenmektedir. Bu Erdoğan’ınki gibi tek adam rejimleri için avantaj olabilir.
Nitekim dikkat ederseniz, ABD’yi bir tarafa bıraksak bile Avrupa Birliği ülkelerinin, Erdoğan rejiminin bunca hukuksuz yöntemleri ve insan hakları ihlallerine sessiz kalmaları, uluslararası meşruiyet çıpasının eskisi kadar etkili olmadığını göstermektedir.
Avrupa’nın karşısında Erdoğan’ın mülteci kozu da, konjoktürel bir avantaja dönüşmüş olsa da sürdürülebilir bir meşruiyet kaynağı olamaz. En basit göstergesi Suriyeli mültecileri Türkiye’de tutma görevini üstlense bile, Türkiyeli gençlerin önemli bölümünün giderek ülkelerinde kendilerini mülteci gibi hissetmeleri ve Avrupa kapılarını daha fazla zorlamalarıdır.
Güç ilişkisi çerçevesinde Trump, bugün “Dünyanın patronu benim” demesine rağmen, Erdoğan’a sağlayacağı meşruiyet sınırlı kalacaktır. Çünkü Trump, hem dünyada hem ABD’de kendisi meşruiyet sorunu yaşamaktadır.
Bu nedenle Ertdoğan, sokakta kaybettiği meşruiyeti Trump aracılığıyla bulması kolay değil. Aynı durum Kılıçdaroğlu için de geçerli. Benzer meşruiyet krizi Kılıçdaroğlu için de geçerlidir. Onu başka yazıya bırakalım.