İkiyüzlülük hiç bu kadar görünür olmamıştı.
Doğal afetlerde kahraman ilan ettiğimiz madencilere, haklarını aradıklarında sırt çeviren kötülüğün çağı bu.
Adalete, hukuka, emeğe inanan her yurttaş gibi onların uğradığı bütün haksızlıkları kendime yapılmış sayıyorum. Acı, üzüntü ve öfke içindeyim.
Üstelik bedenlerine “Şimdi daha da açız ve çıplağız” yazan o insanlar, bu ülkenin hafızasına kazınmış bir gerçeği tekrar hatırlatıyor: Emekçinin dostu yine emekçidir.
Bu yüzden, Türkiye Mimarlar ve Mühendisler Odaları Birliği Maden Mühendisleri Odası’nın büyük bir emekle hazırladığı “Korkunun Tırnakları” kitabında yer alan “Cinsiyetsiz Gölgeler” öykümü, madencilere ve çocuklarına destek olmak için buradan paylaşıyorum.
130 yazarın 167 öyküsü arasından seçki dizisine seçilen 19 öyküden biridir.
Gururla sunuyorum.
Madenci çocuklarına da şunu söyleyerek öyküye geçiş yapıyorum:
Babalarınızla gurur duyun. Nasırlı ellerinden öpün. Çünkü emek, daima en yüce değerdir.
Cinsiyetsiz Gölgeler
İki ayrı binanın iki ayrı cam kenarıydık onunla. Tüm şehir derin uykulara daldığında, gölge siluetlerimiz ortaya çıkar ve ahşap sandalyelerde bir ileri bir geri sallanmaya başlardı. Kısık lambaların altında, kalın perdelerin gerisinde tan vakti ağarıncaya dek konuşan iki ayrı gölge, iki ayrı hikâye ama ortak bir dildi bizimkisi.
İkimizin de diğerinin hayatına dair bilgisi yoktu. “Ev alma komşu al” diyen atalara inat, insan doğasına aykırı bir yabancılaşma içinde yaşayıp giden iki faniye ait gölgeydik işte! Cinsiyetlerimiz neydi acaba? Hangi cinsiyetle doğmuş ve aslında kendimizi en çok hangi cinsiyette mutlu hissediyorduk, kim bilir! Kadın mıydık erkek mi? Güzel miydik yoksa çirkin mi? Genç mi, yaşlı mı? Evli mi, bekâr mı? Camdan cama gölgeleşen siluetler dışında belki de hiçbir şeydik. Koca bir hiç…
Dahası sanırım o da benim gibi perdenin gerisindeki gölgenin; aslında nefes alan, kalbi atan bir faniye ait olduğu gerçekliğiyle yüzleşmek istemiyordu. Fani yorgunuydu, arınmak istiyordu. Karşı camın cinsiyetsiz gölgesini, yani beni, istediğinin yerine koyarak kırık dökük yanlarını iyileştirmeyi ve huzur içinde ölmeyi diliyordu.
Kime geç kaldıysa, kime zamanından önce vardıysa ya da kime dair biriktirdiği sözleri, yarım kalan cümleleri, derin keşkeleri, büyük pişmanlıkları, özlemleri ve tutkuları varsa beni o faninin yerine koyuyordu. Yani bir gölge eşittir birden çok fani demek, matematiksel dili değil, tüm zamanları içine alan derinliği simgeliyordu. Evet, biz birbirimizi yaralarından tanıyan iki cinsiyetsiz gölge; uzun uzun bakışıyor, derin derin düşünüyor ve azala azala eksiliyorduk.
O gölgeyi bazen babamın yerine koyardım. Babammış gibi dertleşir, babammış gibi hasret giderirdim. Babamı son kez gördüğüm güne ait kıyafetleri, gölgenin üzerine giydirirdim mesela. Ona ait hafızamdaki en son fotoğrafı yani! Kareli siyah gömlek, en az beş kez tamir edilmesine rağmen bir türlü dikiş tutmayan kösele ayakkabılar ve sağ cebi delik, rengi soluk siyah pantolon…
Ölü siluette en çok mavi gözler ve kömür tozuna bulanmış çehre dikkatimi çekerdi. Öldüğü yaşta kaldığından olsa gerek, babamın hafızamdaki görüntüsü hiç yaşlanmamıştı. Nasır tutmuş elleriyle ikiye böldüğü somun ekmeği, bedenine yerleştiği gölgenin penceresinden bana uzatırdı. Ekmek öyle taze ki ikiye ayrılan yerden dumanlar çıkıyor. Kokusu, derme çatma evimizde yaptığımız sabah kahvaltılarını getiriyor aklıma. Annemin, sobanın fırınında ısıttığı bayat ekmeği, tıpkı az önce babamın yaptığı gibi ortadan ikiye ayırıp tereyağı sürdüğünü anımsıyorum. Reçeli de sürdükten sonra gülümseyerek bana uzatıyor.
Tereyağlı, reçelli bayat ekmek, annemin gülüşüyle öylesine lezzetli bir hâl alıyor ki taze ekmek nasıl tadar, düşünmüyorum bile!
Mazide kalan o anı düşünerek karşı apartmanın penceresine doğru uzanıyorum. Babamın uzattığı ekmeği de keyifle çiğniyorum. Sanki dünyanın en mutlu insanı benmişim gibi…
Bana bazen “Benim kadar olmuşsun,” diye takılıyor.
“Ne zaman bu kadar büyüdün, çocuk!”
Susuyorum.
Çocuk ve büyük kelimeleri aynı cümlenin içinde öylesine uyumsuz duruyor ki ne diyeceğimi bilemiyorum. Bugün bile öznesi çocuk, yüklemi büyüdün olan cümlelerin muhatapları ile karşılaştığımda, onları en çok hikâyelerimizdeki benzerlikten tanıyorum.
“Senin öldüğün gün ben büyüdüm, baba! Sen öldüğünde benim çocukluğum da öldü,” dersem bu onu üzmekten başka ne işe yarar ki artık!
“Seni hiç böyle hayal etmemiştim, çocuk…”
“Nasıl hayal etmemiştin, baba?” diye atılıyorum hemen.
“Böyle işte, çocuk! Böyle…”
Belli ki yaşadığı hayal kırıklığını anlatacak kelimesi yok.
“Nasıl, baba?” diye devam ediyorum yeniden. “Nasıl böyle, baba!”
“Benim öldüğüm yaştasın ama çok daha yaşlısın be çocuk!”
Hiçbir şey diyemiyorum bu söz üzerine. Elimdeki ekmekle kendi pencere kenarıma çekiliyorum.
“Neler yaşadın böyle, çocuk? Hayatın seni bu kadar yıpratmasına neden izin verdin?”
Suskunluğum uzuyor çünkü sorunun yanıtını ben de bilmiyordum.
“Ah çocuk, ah… Keşke tüm zamanlarının tanığı olabilseydim.”
Ölü babamın titreyen sesiyle irkiliyorum yeniden.
“Çocuk, bana kızgın mısın?”
Suskunluğum devam ederken kendi girdabımda boğulacakmışım gibi bir hisse kapılıyorum. İnsanın yanıtını çok iyi bildiği sorulara, aslında hiç yoklarmış gibi davranması kolay olmuyor.
“Yerin kat be kat dibinde çalışmanın cesaretin değil, çaresizliğin fotoğrafı olduğunu öğrendim öğreneli sana kızgın değilim, baba…”
Kendi ölümünden sorumlu olanları adalet terazisinin doğru tartmadığını da iyi bilen babamın, mutlak adalete inancının hâlâ tam olup olmadığını merak ediyorum. O kadının gözlerinin bağlı oluşu adalete mi adaletsizliğe mi hizmet ediyor, aklım karışıyor.
Bunca derin mevzunun arasında birden masal dünyamın kahramanları üşüşüyor zihnime.
Babamı ruhsatsız kömür madeninin göçüğünde kaybettiğim o yaz gecesini anımsıyorum. Ortalık mahşer alanı gibiydi. Altı yaşında ya varım ya yokum. Ayağımda, ben yürüdükçe gözleri sağa sola oynayan kaplumbağa resimli terlikler var. Başımı öne eğmiş hâlde terliklerimin üzerinde hareket eden gözlere bakarken annemin çığlıklarıyla irkiliyorum. Onu ilk kez böylesine perişan görüyorum. Her gece koynunda uyuduğum mis kokulu kadın sanki o değil de bir başkasıymış gibi geliyor, korkuyorum.
Etrafta annem gibi nice anne ve benim gibi kaplumbağa terlikli çocuk var. Ve ne yazık ki ortak noktalarımız sadece çocuk ayaklarımızdaki terliklerimiz değil…
Neredeyse bütün masal kahramanı arkadaşlarım da oradalar. Süpermen, Örümcek Adam, Kırmızı Başlıklı Kız, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, Kurbağa Prens, Şirin Baba’yla Şirinler… Hatta Gargamel ve onun verdiği her görevi eline yüzüne bulaştıran sadık kedisi Azman da bu kadroya dahildi. Tom ve Jerry, aralarında geçici bir barış imzalarken; Aslan Kral, yönetimine bayrak açan muhalifleriyle göçükteki babaları kurtarmak için şartlı el sıkışmış, süpürgeli cadılar da çoktan madenin tepesinde uçmaya başlamıştı. Alice bile haberi duyar duymaz Harikalar Diyarı’nı bırakıp gelmişti. Alice’in üzerindeki beyaz elbiseyi görenlerin ağzı açık kalmıştı. O kadar güzel ve pahalı bir elbise bizim yaşantımıza ilk kez bu kadar yakından tanık oluyordu, dersem haksız sayılmazdım.
İyinin dostu, kötünün düşmanı Voltran, güçlerini bu kez kaplumbağa terlikli çocukların babaları için birleştirmişti. Ve Pinokyo’nun “Baban ölmeyecek,” demesinin ardından uzayan burnu ilk kez güldürmeyip hüngür hüngür ağlatmıştı.
O yaz göçükteki on üç babanın sadece üçü kurtarılmıştı. Ve ben, o üç babayla üç kaplumbağa terlikli çocuğu kendime düşman bellemiştim. Beni babamdan ayıran ruhsatsız göçük madeni değil de onlarmış gibi hissetmiştim. Babamın yaşama hakkını elinden alan kaçak madene göz yumanlar değil de göçükten sağ çıkan başka babalarmış gibi yani…
Bugün bile umut kokan kelimeler ne zaman boğazıma dizilse masallara sığınırım. Sadık dostlarım, Uçan Kaz Norton’un kanatlarına asılarak beni ziyarete gelir ve iyilerin kazanacağı bir dünya masalı anlatmayı sürdürürler.
Masallardaki kötülerin, gerçek dünyanın kötüleriyle savaşamayacak kadar iyi olduğunu öğrendim öğreneli ben, kendi masalımı yazıyorum. Yeni yüzyılın kahramanlarını, yeni dünya düzeninin kötüleriyle savaşacak kadar güçlü ve kötü yapmaya gayret ediyorum.
He-Man gibi gri gökyüzüne en yakın dağ tepesine tırmanıyor ve şimşeklerin arasında avazım çıktığı kadar bağırıyorum:
“Gölgelerin gücü adına! Güç, iyiden ve haklıdan yana olsun artık.”