Her ne kadar; ’“Salt Jabulani’’nin peşinden koşmuyoruz’” desek de, dünyanın en popüler futbol organizasyonu, Dünya Kupası’’ndan alacağımız önemli dersler var. Üstelik bu dersler, yalnızca futbol çılgınlarına yönelik değil. Devlet katından, federasyona, büyük kulüp yöneticisinden, yıldızlara, taraftardan tutun da amatör futbolcuya değin herkesin, ’“kıssadan’” dolayısıyla ’“kupadan hisse’” çıkarması gerek kendine.
Öyle, birayı açıp, çerezi ya da patatesi yanına koyup, Ömer Üründül’’ün kulaklarını çınlatmak, vuvuzela vızıltılarına saygı sunmak, top filelerle buluştuğunda havaya sıçramak iş değil. Kupanın bize sunduğu çok daha farklı, daha derin anlamlar var.
Güney Afrika gibi bir terörden tutun da, ulaşım, konaklama, iç güvenlik, hala izleri süren siyah ’– beyaz ayrımı gibi olumsuzluklarla yaşayan, teknoloji fukarası, neredeyse ’“gariban’” sayılabilecek, kendi halinde bir ülke nasıl oluyor da, Dünya Kupası gibi dev bir organizasyonu kapıyor?Kapmakla kalmayıp günahıyla sevabıyla yürütüyor. Öncelikle buna bir bakmak gerek.
Oraya elçiler salmak, nesnel incelemelerde bulunup, doğru saptamalarla Üniversiad dışında hep uzaktan bakıp iç geçirdiğimiz dev organizasyonlar için yeni kazanımlar elde etmeli. Bilmem yapıldı mı?
Platini Sarkosy’’i delegelere tanıştırmış ’– mış’… Bir oy fark başarıy ’– mış’… Şenes Erzik neden etkili olamamış ’– mış’… Geçelim bunları’…
Sekiz yıldır ’“Süper Lig’” diye inliyoruz. İşte Bucaspor çıktı, kriterlere uygun maç yapacak stat bulamıyor. Manisa’’ya taşınması olası iyi mi?
Dünya görüşümüz gereği, futbolun fado-fiesta üçgeninde tutulup, kitlelere afyon olarak sunulmasına her zaman karşı çıktık. Ama meşin yuvarlağın, kupadaki adıyla Jabulani’’nin gücünü de asla yadsımamalı.
Dış dünyaya kapıları hep kapalıydı. Aynı adı taşıyan komşusuyla can düşmanıydı. Hatta bizimkiler bile (ne amaca hizmetse) Sam Amca’’nın isteğiyle, onlara karşı savaşıp, şehit düşmüş ya da gazi olarak dönmüştü. Dünyadaki sayılı içe dönük ülkelerden biri olan Kuzey Kore, futbol ilahi Sambacılar karşısında, ülkemiz de dahil olmak üzere nasıl bir çok evin sevgi konuğu oldu?Ne sayesinde dünyaya açıldı?..
İyi düşünmek gerek. Bu geçmişte de ABD ile İran’’ı savaş zamanı biraraya getiren, futbolun büyüsü, birleştiriciliği değil mi?
Biz de futbol insanları birleştirmek yerine, bırakın ulusları aynı bayrak altındaki komşu kentleri, hatta aynı kentin iki yakasını bile düşman etmiyor mu?Futbol sayesinde takımlar etnik çatışmaların içine dahi çekilmiyor mu?Futbol uğruna insanlar yaralanıyor, hatta yaşamlarını yitirmiyor mu?
Hepimizin nefret ettiği, kuvvetli arı vızıltısı ’“vuvuzela’”nın bile en önemli işlevinin, formal olarak kalmasa da hala geçmişin izlerini taşıyan, siyah ’– beyaz düşmanlığını yok etmede en önemli araç olduğunu kaçımız biliyor? Kupaya dek bu klasik Afrika çalgısını eline almayan beyazların da ’“vuvu’”ları elinden düşürmediğini gözlemledik mi?
Güney Afrika kupadan en erken elenen ilk ev sahibi oldu. Ama Mandelası’’yla, vuvuzelası’’yla yerel kıyafetleriyle, aslanları, zürafaları ve ulusça kendi otantik değerleriyle şampiyon olmuşcasına iz bıraktı. Zulu dilinde ’“kutlama’” anlamına gelen ve 11 Afrika kabilesini, Afrika kültürünü renklerinde yansıtan ’“jabulani’” adını alan bir yuvarlağın etrafında, sadece Güney Afrika’’yı değil tüm ’“kara kıta’”yı kenetlemek, onların çığlığını tüm dünyaya duyurmak, final oynayıp kupaya sahip olmak kadar değerli mi, değil mi?
Ve Türkler’… Kupaya ilk onlar damgalarını vurdular. Ama ay-yıldızın altında değil başka bayrakların temsilcisi olarak.. İsviçre’’nin takım kaptanlığını Gökhan İnler yaptı. Eren Derdiyok ve Hakan Yakın’’ın göğsünde kırmızı beyaz zemin üzerinde ay yıldız yerine beyaz haç vardı. Yıllardır kupa fenomeni olan Panzerler’’i, Alman futbol tarihinin en sancılı döneminde Mesut Özil ipten aldı. Biz hala tartışıyoruz, suçu babasına atıyoruz. Marco’’yu Mehmet yapacağımız yerde, gururu ya da statükoculuğu bir kenara bırakıp; Mesut’’a garanti versek, futbol simsarlarının içi geçmiş şöhretlere döktüğü dolarların bir kısmını gurbette parlayan Mesut gibi Türk çocuklarına sunsak, manevi ya da maddi hangi yöntemle olası ise, o şekilde bu çocukları kazansak, elimizdeki hazineleri kaptırmasak daha iyi değil mi?
Adolf Hitler’’in 1936’’da bir Amerikalı çiftçinin çocuğu siyahi atlet Jesse Owens’’ın elini sıkmamak için Olimpiyat Stadı’’nı terkettiği yıllarca anlatıldı durdu.
Oysa geçen yıl ortaya çıkan, şimdilerde 80’’nini devirmiş bir Alman Spor gazetecisi, ertesi gün Owens’’ın gazetecileri yanına çağırarak kendilerine ’“Hitler yarışmadan sonra geldi ve beni tebrik etti. Fotoğraf bile çektirdik’” diyerek fotoğrafı gösterdiğini söyledi ve ardından itiraf etti, ’“Ben ve diğer gazeteciler bu fotoğrafı gördü. Ama hiçbirimiz bu haberi yapmadık. Tüm dünya ülkeleri Hitler’’i kötü göstermemizi istedi’” demişti. Belki de o günlerde gizli gizli temeli atılmıştı, ’“Cani Hitler’’in ari (saf) ırk Almanyası’”ndaki dünya kardeşliği. Belki de bize yanlış anlattılar.
Bugün, Alman Milli Takımı’’nda Türk Mesut’’u, Serdar’’ı, Gana maçında kardeşi Kevin ’– Prince’’e karşı forma giyerek Dünya Futbol Tarihi’’ne geçen Jerome Boateng’’i, Polonyalı Klose’’yi, Bosnalı Marin’’i, Brezilyalı Cacau’’yu, Tunuslu Sami Khedira’’yı, Nijeryalı Agoo’’yu izlerken, futbolda artık sınır, renk, dil, din diye bir ayrımın kaldığını kim öne sürebilir?
Futbolun efsanevi birleştiriciliği bu futbolculardan Khedira’’nın ’“Hepimiz dünya kupasında başarılı olmak istiyoruz. Nereden geldiğimizin bir önemi yok. Biz tek bir takımız’” sözlerinde kendini bulmuyor mu?
Zaman zaman milli formayı zul görenlerin, ya da kulüp maçlarını düşünerek milli göreve angarya gibi bakanların, ya da soyunma odalarında prim ya da cip pazarlığı yapanların kulaklarını çınlatmamak elde mi?
Futbol dünyasında artık sınır kalmadığı gerçeğiyle yaşamak zorundayken, yabancı sayısını günden güne arttırıyoruz. Türk çocuğunu, Süper Lig’’de ya pantolon eskitecek, ya da astronomik fiyatıyla kulüp yöneticisinin yabancıya tercih etmeyeceği dar bir çemberin içine hapsettik, bıraktık. Ne için?
Sanki final oynayabileceğimiz Şampiyonlar Ligi’’nde, 2. tur, ya da en kabadıyısından bir çeyrek final o da olmadı, UEFA Avrupa Ligi’’nde, taraftarın ağzına bir parmak bal çalıp, kupa kaldırmadan kös kös evine dönmek için’…
Bizi zirveye taşımasını beklediğimiz, futbol misyoneri Hiddink’’e, en iyimser hesapla, 80 milyonluk Türkiye’’den, 90 üst düzey futbolcu arasından mı seçim yapmayı mı reva göreceğiz?
Ya da Mesutlar, Erenler’’i başka formalarla izlemek burukluğunu mu yaşayacağız?
’“Kupadan son hisse’” ise tüm futbol paydaşlarına.
Futbol artık asla futbol değil’… İnanırsan, çok çalışırsan, çalıştıklarını sahada tekmeye kafa uzatarak uygularsan, isme, cisme bakmadan kendine güvenip, maçın 90 dakika olduğunu unutmazsan, futbolun gereklerini yaparsan, bu oyunda ’“imkansız yok, mucize belki’”