Küçük Menderes Havzası’nda yapılması planlanan altın madeni ihalesi, çevre ve tarım odaklı tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG) tarafından yürütülen ihale süreci kapsamında, havzada yer alan Ödemiş, Bayındır, Tire, Beydağ ve Kiraz ilçelerini kapsayan geniş ruhsat sahası için şirketler teklif verdi. İhale sürecine yönelik tepkiler sürerken, Küçük Menderes Direniyor Platformu, havzada açılması planlanan maden ocaklarına karşı kamuoyunu bilgilendirmek ve itirazlarını dile getirmek amacıyla Ödemiş Belediyesi Park Kafe’de bir toplantı düzenledi. Toplantıya çevre uzmanları, avukatlar, muhtarlar, çevre gönüllüleri ve vatandaşlar katıldı.Toplantıda söz alan çevre gönüllüleri, sürecin henüz ilk adımlarının atıldığını vurgulayarak, olası madencilik faaliyetlerinin havzanın tarımsal üretimine, su kaynaklarına ve ekosistemine ciddi zararlar verebileceğine dikkat çekti. Katılımcılara seslenen gönüllüler, “Bu topraklar miras değil, emanettir ve emanet satılamaz” ifadeleriyle mücadeleyi sürdüreceklerini dile getirdi.
Platform üyeleri, Küçük Menderes Havzası’nın yalnızca bölge halkı için değil, İzmir’in tamamı için hayati öneme sahip olduğunu belirterek, ihale sürecinin durdurulması ve havzanın korunması için hukuki ve toplumsal mücadelelerini kararlılıkla sürdüreceklerini açıkladı.
BU PLATFORM HİÇBİR SİYASİ PARTİ VE OLUŞUM İLE BAĞLANTISI OLMAYAN HALKIN ORTAK SESİDİR
Yoğun bir katılımın olduğu basın açıklaması ve bilgilendirme toplantısında ilk konuşmayı Küçük Menderes Direniyor Platformu Kurucu Üyesi Begüm Çınar yaptı. Çınar yaptığı konuşmada “Bu platform hiçbir siyasi parti ve oluşum ile bağlantısı olmayan halkın ortak sesidir. Bugün burada sadece bir toplantı yapmak için toplanmadık. Bugün burada bir havzanın geleceğini konuşmak için toplandık. Küçük Menderes Havzası; yalnızca bir coğrafya değildir. Bu topraklar; alın teridir, sudur, buğday başağıdır, zeytinin gölgesidir. Burada yaşayan herkes için geçimdir, köktür, hafızadır. Şimdi bu hafıza, maden projeleriyle tehdit altında. Toprağın altındaki cevher için, toprağın üstündeki yaşam riske atılıyor. Oysa biz biliyoruz ki: Toprağın üstü altından kıymetlidir. Bu mesele sadece birkaç köyün meselesi değildir. Bu mesele suyun meselesidir. Gıdanın meselesidir. Çocuklarımızın yarın nefes alacağı havanın meselesidir. Bugün burada bilgiyi paylaşmak için, hukuki süreci konuşmak için, bilim insanlarını dinlemek için, üreticilerin sesini duyurmak için bir aradayız. Ama en önemlisi birlikte ne yapacağımızı konuşmak için buradayız. Çünkü biliyoruz ki doğa tek başına kendini savunamaz. Onu savunacak olan bizleriz.Buradan bir çağrı yapmak istiyorum: Bu mücadele karşıtlık üzerinden değil, yaşamdan yana duruş üzerinden büyüyecek. Biz kimseye karşı değiliz; biz suyumuzdan, toprağımızdan, yaşam hakkımızdan yanayız. Bugün söz alacak konuşmacılarımız bizlere hem bilimsel hem hukuki hem de yerel perspektiften durumu aktaracak. Buradan çıkacak her cümle, bu havzanın geleceği için önemlidir. Unutmayalım: Bir havza susarsa, şehir susar “dedi.
TOPRAK HEM YAŞARKEN VAZGEÇİLMEZİMİZDİR HEM DE ÖLDÜKTEN SONRA SIĞINACAĞIMIZ YERDİR
EGEÇEP Kurucu Üyesi ve Küçük Menderes Direniyor Platformu kurucu üyesi Servet Ali Çınar yaptığı konuşmada “Bugün burada toprağımızı savunmak, toprağımızı korumak için toplandık. Bu ilk toplantımız olduğu için belki eksiklerimiz olabilir, belki biraz hızlı ilerlemiş olabiliriz. Ama niyetimiz nettir: Toprağımıza sahip çıkmak. Biz bugün burada, toprağımızın üstündekilerin; altındaki madenlerden, cevherlerden çok daha değerli olduğunu anlatmak için bulunuyoruz. Çünkü biliyoruz ki toprağın altı birkaç yılda tükenir. Ama toprağın üstündeki yaşam yok edilirse, bunun geri dönüşü olmaz. Bir insanın yaptığı iş ne olursa olsun, mesleği ne olursa olsun, hayatta kalabilmesi için toprağa ihtiyacı vardır. Nefes almak için toprağa ihtiyacımız var. Oksijen için toprağa ihtiyacımız var. Gıda için toprağa ihtiyacımız var. İnsan yalnızca yaşarken değil, bu dünyadan göçtükten sonra da toprağa ihtiyaç duyar. Huzur içinde yatacağı bir mezara, yakınlarının başına gidip dua edebileceği bir toprağa. Bir insan vefat ettiğinde “Allah rahmet eylesin, toprağı bol olsun” deriz. Peki toprağın bol olması ne demektir? İşgal edilmemiş, özgür, kirletilmemiş; yakınlarının rahatça gidip başında dua edebileceği bir toprak demektir. İşte bu yüzden toprağımızı korumak zorundayız. Toprak hem yaşarken vazgeçilmezimizdir hem de öldükten sonra sığınacağımız yerdir. Ve biz bu emanete sahip çıkmak için buradayız “dedi.
2010 İLE 2015 YILLARI ARASINDA BU SALDIRILARI HEP BİRLİKTE PÜSKÜRTTÜK. PARTİ AYRIMI YAPMADAN, MESLEK AYRIMI YAPMADAN, KÖY-ŞEHİR AYRIMI YAPMADAN
Polen Ekoloji Çevre Gönüllüsü /Küçük Menderes Direniyor Platformu Kurucu üyesi Levent Büyükbozkırlı yaptığı konuşmada “Sermayenin, yerli ya da yabancı olması fark etmeksizin toprağımızı, sesimizi, nefesimizi talan etmesine izin vermeyeceğiz. Bu yalnızca bir başlangıç. Bu toplantının ardından yenileri gelecek. Hukuksal süreci başlatacağız. Henüz hiçbir şeyi kaçırmış değiliz. Süremiz var. Hakkımız var. Gücümüz var. Geçmişte üç kez farklı maden şirketlerinin girişimlerine tanık olduk. 2010 ile 2015 yılları arasında bu saldırıları hep birlikte püskürttük. Parti ayrımı yapmadan, meslek ayrımı yapmadan, köy-şehir ayrımı yapmadan. Odalarla, derneklerle, muhtarlarla, bu bölgede yaşayan herkesle bir olduk, diri olduk. Gücümüzü gösterdik. Mahkeme aşamasına gelmeden geri çekildiler. Bu halkın iradesini gördüklerinde geri adım attılar. Bugün yine önümüzde iki yol var, iki sorumluluk var: Birincisi: Burada olduğu gibi tüm Küçük Menderes’te yaşayan insanlarımızı duyarlı hale getirmek. Kitleselleşmek. Muhtarlarımızla, köylülerimizle, şehir merkezlerimizle, belediye başkanlarımızla, oda başkanlarımızla, derneklerle, kent konseyiyle. Bu havzada yaşayan, nefes alan kim varsa birlikte karşı durmak. İkincisi ve çok önemlisi: Hukuksal süreç. Hukuki dava açma süremizi kaçırmış değiliz. Mutlaka dava açacağız. Önümüzdeki hafta kapalı toplantılar yapacağız. Vekâlet vermek isteyen kooperatifler, oda başkanları, dernekler, muhtarlar. Özellikle muhtarlarımızın desteği çok önemli. Kiraz’da, Ödemiş’te, Tire’de, Bayındır’da; Küçük Menderes’in neresinde olursa olsun duyurabildiğiniz herkese duyurun. MAPEG toplu ihaleler açıyor. Bu toplu ihaleleri 2022 yılından itibaren takip ettik bu aslında buzdağının görülen kısmı. Neden buzdağının görülen kısmı diyorum? Çünkü esas büyük olan yine Enerji Bakanlığına bağlı taşınmaz komisyonu var. Taşınmaz komisyonu ihalesiz satışlar yapıyor. MAPEG ihaleli satışlar yaparken taşınmaz komisyonu ihale dışında şirketlerin taleplerine yönelik satışlar yapıyor. Ve bugüne kadar yine 2022 yılından itibaren son dört seneyi inceledik. Binlerce saha satılmış durumda. Yani yaklaşık bir rakam verirsem 10.000'in üzerinde ihaleden bahsediyoruz. İşte Küçükmenderes havzasında bu neye denk geliyor? Panelden sonra lütfen duvarlara astığımız haritalara, buradaki tablolara bakın. Orada detaylı olarak göreceksiniz. Toplam 50'nin üzerinde ihaleli ve ihalesiz ruhsat satışları var. 50'nin üzerinde Küçükmenderes havzasında. Ödemişten Menderes'e kadar geniş bir alanda. Bunların ihaleli olanların haritaları var elimizde. İhalesiz olanların bu detay bilgilerine ulaşamıyoruz. Bu haritalara baktığımızda neler görüyoruz? Çoğu muhtarımız zaten bu konuda bilgili. Köylü halk da artık bilgi edinmiş durumda. Mesela Kemer tarafında, Yılanlının etrafında bir tane mega maden var. Yani çok büyük bir maden var. 1561 hektarlık. Bu ihalede satılmış durumda. Horzum da aynı şekilde. Horzum köyünün içerisinde alan bir ruhsat sahası var. 1785 hektarlık. Burası satılmış durumda. Kirazda yine bir mega maden. Yani 1000 hektarın üzerinde bir alan var. Menderes tarafında, Tire tarafında yine böyle mega madenler var. Burada isterseniz biraz madenlerin zararlarına, yıkımlarına girelim. 1000 hektar üzerindeki bir alan demek, Milyonlarca ton toprağın kazılacağı, buraların ölüm çukuru, biz ona ölüm çukuru veya cehennem çukuru diyoruz, cehennem çukuru haline getirileceği ve çok geniş toprakların zehirleneceği anlamına geliyor. Bu kazılarda dinamitle patlatmalar yapılıyor. Patlatmalar sonucunda çok yüksek miktarda toz çıkıyor. Bu toz solunum yolu hastalıklarına, koah hastalığına, uzun vadede akciğer kanserine sebep oluyor. Ve bu derin kazılar sonucunda zaten buralarda artık bir daha tarım yapılması, hayvancılık yapılması mümkün değil. Çünkü kayalara kadar bir yüzlerce metre derine inmekten bahsediyoruz. Milyonlarca ton toprağın kazılıp her gün zehirli atık haline getirildiğini düşünün. Koca tepeler, yığınlar oluşuyor. Siyanürün çok büyük zararları var. Yani siyanür çözeltileri havayla karıştığı zaman hidrojen siyanür oluşuyor. Ve bunu soluduğunuz zaman ilk başta madende çalışan işçiler bundan zehirleniyorlar. Ve erken ölüme, hastalıklara maruz kalıyorlar. Ama rüzgarla yayıldığı için bu hidrojen siyanür tüm civarda yaşayanları aslında zehirliyor. Toprağın altında ağır metaller var . Krom, bakır, çinko, kobalt, altın, gümüş. Bunların hepsi ağır metaller. Bunlar toprağın altında uyku dalar. Kimseye bir zararları yok. Doğayla uyum içindeler. Ama yüzeye çıkarıldıkları zaman havayla temas ediyorlar, yağmur sularıyla ıslanıyorlar ve havayla ve yağmurla temas ettikleri zaman oluşan kimyasal asit demek. Ve bu asitler akarak, yağmur sularıyla akarak toprağa karışıyor, yeraltı sularına karışıyor, yerin üstündeki derelere, nehirlere karışıyor ve havayı, toprağı, suyu zehirliyor. Yani çok yönlü bir zehirlenmeyle karşı karşıyayız. Altın madenleri, metalik madenler, mermer madenleri aşırı miktarda su tüketiyorlar. Tüketmekle kalmıyorlar, bu suyu bir de kirletiyorlar ve kirli suyu yine derelere, yeraltı sularına karışıyor. Yani su varlıklarımızı korumamız lazım. Madene verecek suyumuz var mı? Sondaj da çok sakıncalı. Maden şirketleri sadece sondaj yapıp gideceğiz diyor ama bu bile yeterince zararlı “dedi.
“YAŞANMIŞ BİR DERS: EŞME’YE, EGE’YE”
Eşme Çevre Gönüllüsü Egeçep Kurucu Üyesi Uğur Sümer bu söyleyeceklerimi dikkatle dinleyin; başınıza gelecekleri söylüyorum diyerek başladığı konuşmasında “Bergama mücadelesi devam ederken, Eşme’de bir ruhsat gündeme geldi. Ben Eşmeliyim ve bu madene 40 kilometre mesafedeyim. Duyarlı insanlar olarak, Bergama’da başlayan mücadeleyi öğrendik ve “Biz ne yapacağız?” diye yola çıktık. Bir belgesel hazırladık ve araştırmalar yaptık. Tarih bize ders veriyor. Balıkesir, Balya’da madencilik 1892’de Fransızlar tarafından başlatılmış. 1938’de maden durmuş. Ama sonuç ne olmuş? O madenin bulunduğu bölgede artık köy kalmamış. İnsanların büyük kısmı kanserden ölmüş. Aradan 100 yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, maden sahasında bir yeşil ot bile bitmiyor. Manyas Gölü’ndeki yaşam yok olmuş. Topraktan üretim yapamayan köylüler kaçmış, 23 köy haritadan silinmiş. Devam edelim: Devlete ait Eti Gümüş tesisleri. Çevredeki köyler yok olmuş. Siyanürlü havuzlar, toprağa sızıyor. Hayvanlar içmesin diye patlayıcılar kullanılıyor. Ama doğa zehirlenmeye devam ediyor. Bunları Ege’ye taşırken, köy köy dolaşarak insanlara anlattık. Çok direndik, mücadele ettik; ama Eşme’de, Kışladağ’da yenildik. Muratdağı’nda üçüncü kez ruhsat verildi ama maden işleyemedi. Neden? Çünkü halk mahkeme salonlarını doldurdu, mitingler yaptı, binlerce kişi kepçelerin önünde durdu, direndi. Ve maden kapandı. Şimdi Eşme’de yaşananları anlatıyorum:2006’da maden işletmeye başladığında öyle bir yağmur yağdı ki halk zehirlendi. Eşme ve Alaşehir hastaneleri yetmedi; 2000’in üzerinde kişi yağmur altında olduğu için zehirlendi. Valilik “kanalizasyon karıştı” dedi; doğru değil. Siyanür tahlilleri yapıldı. İnsanların kanlarında tespit edildi. Sadece iki kişinin kurtulması mucize. Siyanür buharlaşıyor: 26 santigrat derecede havada bulut gibi duruyor. Rüzgar ve yağmur nereye götürürse, insanlar zehirleniyor. Ektiğiniz bağ, bostan, bahçe bir gecede kuruyor; pürmüzle yakılmış gibi yanıyor. İşte size madenciliğin gerçek yüzü. Biz bunu gördük, öğrendik ve uyarıyoruz: Kanserden öleceksiniz. Hiçbir çaresi yok.Ama tek çare var: Direnmek! Burada şunu da özellikle vurgulamak isterim: Bu mücadele, parti mücadelesi değildir. Ben şu partiliyim, sen bu partilisindir” anlayışıyla yürütülmez. Uşak’taki mücadelede bunu gördük.Orada bir isim vardı: Durmuş Yılmaz, eski Merkez Bankası Başkanı. İyi Partili. Ama hiç kimseye “Ben partiliyim” demedi. Başından beri bu mücadelenin içindeydi. İşte mesele budur: Bu yapıda herkes, hangi partiden olursa olsun, kararları demokratik bir şekilde alacak. Alınan kararlar birlikte uygulanacak. Şunu unutmayın: Yapacak başka bir şeyiniz yok. Sadece direnmek. Ve mücadeleye devam etmek “dedi.
DÜNYADA SADECE BURADA YETİŞEN 3 TÜR ENDEMİK BİTKİ VAR VE ALTIN ARANACAK BÖLGELER TAM DA BU ÖZEL MİKROKLİMAYI KAPSIYOR
Ziraat mühendisi Özkan Akgün yaptığı konuşmada “Başkanlarımız, seçilmiş ve atanmış tüm mülki amirlerimiz. Şu an hepimiz aynı noktadayız. Aynı problemi hep birlikte yaşıyoruz. Bu havza, altın madenlerinden daha değerli bir üretim sağlıyor. Rakamlarla konuşalım: Küçük Menderes havzası yaklaşık 15.600 hektar, yani 156.000 dekar. Ruhsat alınacak alanla birlikte yaklaşık 1.500.000 dönümlük bir alan. Burada 553.000 insan yaşıyor.50.000 civarında kayıtlı çiftçi var. Bu topraklar ile ülke tarım topraklarının binde dördüne sahip olmamıza rağmen, tarımsal üretimde yüzde 3,5–4 pay sağlıyor. Yani 553 bin kişi, senede yaklaşık 2 milyar dolarlık tarımsal değer üretiyor. Bir karşılaştırma: Maden şirketleri 5 milyar dolar kazanacağını öngörüyor ama devletin alacağı yüzde bir, yüzde üç seviyesinde. Yani devlet neredeyse hiçbir şey kazanmayacak; 553 bin insanın ürettiği değer zaten 2-3 yılda tüm ülkeye dağılıyor. Küçük Menderes havzası, Konya veya başka bölgelerden 9–10 kat daha yüksek tarımsal verim sağlıyor. Patates üretiminin yüzde 10’u, dünya kuru incir üretiminin yüzde 4’ü bu topraklarda gerçekleşiyor. Ve unutmayalım: Bozdağlar, Batı Anadolu’da 70 tür endemik bitki barındırıyor. Dünyada sadece burada yetişen 3 tür endemik bitki var. Altın aranacak bölgeler tam da bu özel mikroklimayı kapsıyor.11–15 yıl önce, zeytinliklerden altın çıkarmaya çalışan girişimlere karşı 5–6 bin kişi yürüdü ve “Bu bölgede altın madeni olamaz” dedik.O zamanlar 16–17 ruhsat vardı, bugün 50.Değerlerimiz aynı: 553 bin insan, tarım ve toprakla varlığını sürdürüyor. Bu toprakların değerine sahip çıkmazsak, Kışladağ’da yaşananları Küçük Menderes’te de göreceğiz. Tarımsal üretim yok olacak, sürdürülebilirlik bitecek. Küçük Menderes havzası, bütün zorluklara rağmen, ülkenin birim alan verimliliğinin 10 katını hâlâ üretiyor. Hâlâ üretmeye devam ediyor “dedi.
HUKUK VE MÜCADELE: YAŞAM İÇİN BİRLİKTE DİRENMEK
Avukat / Polen Ekoloji Gönüllüsü Leyla Bilgen “” Mesele yalnızca prosedürden ibaret değil. Biz burada bir yaşamdan bahsediyoruz. Sizlerin yüzyıllardır burada sürdürdüğü hayat, üretim, ve gelenekten.Hukuk, prosedürler üzerinden ilerliyor; davalar açıyoruz, yönetmelikler ve kanunlar bunun çerçevesini çiziyor. Ama biz biliyoruz ki bir dava açmak tek başına yeterli değil. Kazanımlar, yerelin mücadelesiyle, halkın direnişiyle mümkün oluyor. Buradaki mücadele, sadece evrak, dilekçe veya prosedürle yürümüyor. Mücadele, yerelin sesini ortaya koymasıyla yürür; tepkisini göstermesiyle değer kazanır. Şu anda Küçük Menderes havzasında ihaleler ve ÇED süreçleri devam ediyor. Bunlara dair bir ekip kuracağız ve halkın katkısıyla ilerleyeceğiz. İhale açmak, ruhsat başvurularına karşı dava açmak, ÇED süreçlerine itiraz etmek. Bunların hepsi halkın desteğiyle anlam kazanacak “dedi.
Toplantının sonunda vatandaşlar, merak ettikleri konuları soru-cevap şeklinde platform temsilcilerine ve uzmanlara yöneltti. Katılımcıların talepleri ve soruları yanıtlandı, ilerleyen süreçte atılacak adımlar ve hukuki süreçler hakkında bilgi verildi.