Kitaplar arasında…

Abone Ol

Elmas Özer Koç, yaklaşık iki yıl önce İstanbul’daki yaşamını geride bırakarak Muğla’nın Menteşe ilçesine yerleşmiş. Saburhane Mahallesi’nde restore ettirdiği eski bir Muğla evinin alt katını “Şair İstanbul Sanat Evi” adıyla bir sergi alanına dönüştürmüş. Burada, atık ve kullanılmayan malzemeleri yeniden yorumlayarak ürettiği eserlerini sanatseverlerle buluşturuyor.

Koç’un çalışmalarının en belirgin özelliği, her birinin kendine ait bir hikâyesinin ve isminin olması. Geri dönüşüm fikrini yalnızca estetik bir tercih olarak değil, dünyaya verilmek istenen bir mesaj olarak görüyor. Kırık, atıl ya da unutulmuş eşyaları sevgiyle yeniden bir araya getirerek onlara yeni bir kimlik kazandırdığını ifade ediyor. Daha önce çocuklara geri dönüşüm temalı gönüllü dersler de veren sanatçı, kırık oyuncaklardan yaptığı tasarımlarla okul duvarlarını süslemiş.

Resimle edebiyatı birbirinden ayırmayan Koç, üretim sürecinin yazı yazma isteğini de beslediğini söylüyor. Saburhane’yi adeta “yaşayan bir Kayaköy”e benzetiyor; sokakların ve evlerin dokusundan ilham aldığını belirtiyor. Amacı, bulunduğu sokağı bir sanat sokağına dönüştürmek ve sanatı gündelik hayatın bir parçası haline getirmek.

Özer Koç kardeşimi Muğla Tanıtım Platformu Yayınları tarafından hazırlanan “Muğla Kültür Rotası Menteşe: Tarihin, Sanatın ve Lezzetin İzinde” isimli kitabın üretim süreci içinde tanıdım. Gürkan Tetik beni Muğla’da güzel insanlarla tanıştırdı, onlardan biri de Özer Koç idi…

Mersin doğumlu Elmas Özer Koç, makine mühendisi olup öğrencilik yıllarında ESİAD’ın düzenlemiş olduğu üniversiteler arası "Cumhuriyet" konulu proje yarışmasında Türkiye üçüncülüğü ve TSE’nin düzenlemiş olduğu deprem konulu kompozisyon yarışmasında Türkiye ikinciliği ödüllerinin sahibi. İki çocuk babası. 2022 yılının Mart ayında ise “Güneş İzmir” konulu adlı öyküsü Karşıyaka Belediyesi Sancar Maruflu öykü yarışmasında mansiyon ödülü almış. Meslek hayatının yanı sıra yoğun bir şekilde resim yapmakta ve yurdun çeşitli yerlerinde düzenlenen resim sergilerine katılıyor.

Özer, bana yeni kitabını göndermiş pek sevindim: “Ercan O Okudu, Ben Yazdım”

Bu kitapta; Eşini ihmaller zincirine kurban veren bir adamın isyanını… Kuvözdeki oğluna süt bulmak için çırpınırken terör şüphelisi sanılan bir babanın trajikomik çaresizliğini… Ve en önemlisi; "Biz bakarız, sen yapamazsın" diyenlere inat, oğlunu bağrına basıp "Gerekirse karton üzerinde yatarım ama oğlumdan ayrılmam" diye haykıran onurlu bir babanın direnişini okuyoruz.
Kitap; acıyla yoğrulmuş, sevgiyle pişmiş ve umutla mayalanmış gerçek bir hayat destanı. Bir babanın oğluna bıraktığı en değerli miras.

Osmanlı Modernleşmesinin Gölgesinde Bir Kadın Kalemi: Uhuvvet

Türk edebiyatının erken dönem roman serüveni çoğunlukla erkek isimler üzerinden okunur. Oysa bu anlatının arka planında, kalemini sessiz ama kararlı bir biçimde tarihe kaydeden öncü bir kadın vardır: Selma Rıza. Bir kadın tarafından yazılmış ilk Türkçe roman örneklerinden biri kabul edilen Uhuvvet, yazarın el yazması metninden hareketle özgün hâliyle ilk kez gün ışığına çıkarak edebiyat tarihimizdeki yerini yeniden talep ediyor.

Roman, Tanzimat’tan II. Abdülhamid devrine uzanan kırılgan bir tarihsel eşikte konumlanır. Bu dönem yalnızca siyasal reformların değil, aile yapısının, kadın-erkek ilişkilerinin ve toplumsal adalet arayışlarının da yeniden tanımlandığı bir zamandır. Selma Rıza, bir Osmanlı ailesinin iç çatlaklarını anlatırken aslında imparatorluğun dönüşen zihniyet dünyasını görünür kılar. Ev içindeki iktidar ilişkileri ile devletin merkezi otoritesi arasında kurduğu paralellik, metni yalnızca bir aile romanı olmaktan çıkarır; onu toplumsal bir eleştiri metnine dönüştürür.

Uhuvvet’te kadınlar suskun değildir; susturulmuşlardır. Ve roman, bu susturulmuşluğun anatomisini yapar. Yazar, eşitlikçi bir aile idealini savunurken tahakkümün yalnızca siyasal değil, gündelik ve duygusal alanlarda da nasıl üretildiğini gösterir. Bireysel kaderler ile toplumsal değişim arasındaki gerilim, anlatının temel dinamiğini oluşturur. Böylece Selma Rıza, modernleşmenin erkek merkezli diline kadın bakışını ekleyerek erken bir edebî müdahalede bulunur.

Mekan kurgusu da dikkat çekicidir. İstanbul’dan Beyrut’a, Paris’ten yeniden İstanbul’a uzanan anlatı hattı, Osmanlı toplumunun genişleyen sosyal coğrafyasını yansıtır. Paris, yalnızca bir şehir değil; fikirlerin, özgürlük tahayyüllerinin ve entelektüel dönüşümün simgesidir. Selma Rıza’nın kendi yaşam deneyimiyle de temas eden bu coğrafi geçiş, romanın düşünsel derinliğini artırır.

Dönemin önde gelen kadın yazarları ve aydınları, Fatma Aliye, Mihrinisa, Nigâr Hanım ve adeta çağdaş kadın entelektüellerin sembolü sayılan Nasip Hanım, Selma Rıza’nın Paris’ten zengin bir entelektüel birikimle dönüşünü kadınlık adına bir gurur vesilesi olarak karşılamışlardı. Bu dayanışma, Osmanlı kadın hareketinin entelektüel damarını göstermesi bakımından da önemlidir.

Bugün Uhuvvet’i yeniden okumak, yalnızca bir edebî metni keşfetmek değil; Osmanlı modernleşmesinin kadın gözünden yazılmış alternatif tarihini görmek anlamına geliyor. Selma Rıza, gecikmiş bir hakkın teslimiyle, edebiyatımızda hak ettiği yeri nihayet buluyor. (Osmanlıca aslından notlarla yayına hazırlayan ve sunuş: Nebahat Yusoğlu- Notlar ve Önsöz: Fatih Altuğ---İletişim Yayınları