Kirazlı çorap

Abone Ol

Sanırım 8-9 yaşlarındayım.

Bayramlık kıyafet alamayacağını söyleyen annemle kavgaya tutuşmuşum.

Sahip olduklarımızla değil paylaştıklarımızla zenginleşiriz,” diyor.

“Ben zenginlik istemiyorum, kirazlı çorap istiyorum,” diye diretiyorum.

Şehirli bir kız çocuğunun ayağında gördüğüm o kirazlı çoraplar için çok ağladığımı hatırlıyorum. Hala kirazlı bir obje gördüğümde içim ürperir… Çünkü çocukluk hiçbir yere gitmeyen kökleri yerin yedi kat altında bir ağaçtır. Belki yaş aldıkça dışarıdan kimse göremez onu ama içeriden kendini hep takip eder. Bu nedenle de çocuklukta yaşanılan yokluk, hikayemizin en hüzünlü hatırası olur.

Aynı zamanda öğretmenim olan annemin açıklama cümlesini de çok net hatırlıyorum: “Arkadaşlarınızın bayramlık kıyafeti yok, çünkü aileleri yoksul. Bu yüzden size bayramlık kıyafet alamam kızım. Sizin anneniz olabilirim ama onlarda benim çocuklarım. Ve hepinize kıyafet alacak param yok ama bayramda bakkaldan istediğinizi alacak param var.”

Başka bir anım da şöyleydi: Babam, bir bisiklet almıştı. Tüm öğrenciler etrafında… Büyük sınıflardan öğrencisi Mutlu’yu bisiklet başkanı yapmış ve onun sözünü dinlememizi tembihlemişti.

“Bu bisikleti kendi çocuklarıma değil hepinize aldım. Mutlu, bisiklet başkanıdır çünkü saati biliyor. Herkese eşit süre verecek ve sırası gelen bisiklete binip sürmeyi öğrenecek.”

Tayinimiz çıktığında o kırmızı bisikleti köyün çocuklarına bırakmıştık. Kırmızı bisiklete bakarak uzaklaşırken çocukluğumun en güzel anılarını da orada bırakmıştım.

Peki bu çocukluk anılarımı sizlerle neden paylaştım?

Bir ülkenin gerçek yüzünü görmek istiyorsak en parlak caddelerine değil; en yoksul evlerine, mahallelerine, köylerine bakmamız gerekmez mi?

Çünkü bazen bir çocuğun eski montunda, yırtık ayakkabısında ya da boş okul çantasında, yıllardır açıklanan ekonomik verilerden çok daha büyük bir gerçek saklıdır.

Ne midir o gerçek?

Bu ülkenin çok orantısız, sert bir gerçeği var: Yoksulluk...

Bir virüs gibi her eve bulaşan bir yoksulluk üstelik. Girdiği ortamı darmaduman eden bir yokluk hali…Ve o yoksulluğun en ağır yükünü çocuklar ve çocuklukları taşıyor.

Yıllar önce kirazlı çoraplar için ağlayan o kızın öfkesiyle gözlerim doluyor.

Bir çocuk neden kışın okula botsuz gitmek zorunda kalır mesela?

Neden bir okulun kütüphanesi, laboratuvarı, oyun alanı ya da boyasında illa gönüllü insanların dayanışması var?

Neden gönlü güzel halkın dayanışması olmasa bu çocuklar bu kadar çaresiz, yapayalnız?

Hep dediğim gibi devletin asıl gücü en masumu, savunmasızı, güçsüzü nasıl koruduğu ile ölçülüyorsa botu, montu, okul çantası, sıcak evi ve yemeği olmayan çocuklar bu terazide hangi kefeye konuluyor? Ya da bir kefeye konulacak kadar dikkatleri çekiyor mu o güzel gözleri?

Asıl konuşmamız gereken bunlar değil mi?

Lütfen hiç kimse yanlış anlamasın. Bu sözler, gönüllüleri eleştirmek için değil; tam tersine onların üstlenmek zorunda bırakıldığı sorumluluğu asıl sorumlularına hatırlatmak içindir.

İşte tam da bu eksikliğin içinde, 2014 yılında başlayan Köy Okulları Yardım Projesi; sessiz ama büyük bir vicdan hareketine dönüştü. Hiçbir maddi bağış kabul etmeden ve yalnızca öğretmenlerle gönüllüleri buluşturan ekip, desteğin doğrudan ihtiyaç sahibi okullara ulaştırmasını sağladı. Bu çok büyük bir emek, özveri ve iyi niyettir. Bunun parçası olan herkes, çok kıymetlidir.

Bana gönderdikleri bilgi notuna göre bugün geriye dönüp bakıldığında, 5 binden fazla okulun ihtiyacına aracılık edilmiş.160 binden fazla çocuğun eğitim ve giyim ihtiyacı karşılanmış. Kütüphanesi olmayan köy okullarında 77 kütüphane kurulmuş, binlerce kitap çocuklarla buluşturulmuş. Pandemi döneminde uzaktan eğitimden kopmasınlar diye binin üzerinde tablet ulaştırılmış. Deprem bölgelerinde yalnızca gıda ve kıyafet değil; oyuncaklar, kitaplar, oyun çadırları, okul tadilatları ve yeniden başlayan hayatların umudu taşınmış. Onlarca ana sınıfı yenilenmiş, tiyatro ve drama sınıfları, müzik atölyeleri, fen laboratuvarları kurulmuş.

Bütün bunlar elbette gurur verici. Ama aynı zamanda düşündürücü de değil mi?

Çünkü bu başarı hikâyesinin satır aralarında başka bir gerçek daha var.

Demek ki binlerce çocuk o yokluğun, yoksulluğun içinde yatağa aç giriyor, üşüyor, bir şeylere hasret büyüyor.

İnsan cidden düşünmeden edemiyor ve Sokrates kulağıma fısıldıyor: “Sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez.”

Hakikaten değmez. Çünkü yaşamın bir anlamı ve dünyada kapladığımız yerin özgül bir ağırlığı olmak zorunda.

O çocukların gözlerine bakınca kendi çocukluk yıllarım ve arkadaşlarım aklıma geliyor. Annemin, kahvaltının önemini anlattığı dersteki şarkısının sözlerini hatırlıyorum:

Kızarmış ekmek, birazda peynir…

Aman efendim ne güzel yenir.”

Ve kırmızı bisikleti sadece kendi çocuklarına değil tüm okula alan babamı; bayramlık kıyafet almayan annemi bugün çok daha iyi anlıyorum. İkisiyle de gurur duyuyorum. O küçük kızın gözlerine bakarak, “Kirazlı çorabın da olmayıversin,” diyorum. Sanki o kırmızı bisiklet, hala üstünde neşeli köy çocuklarını taşıyor gibi hissediyorum.

Duygulanıyorum. Sizler de aynı andasınız, biliyorum.

Bizler elbette dayanışmayı sürdüreceğiz, büyüteceğiz.

Ama bütün bunları yaparken şu soruyu sormaktan da asla vazgeçmeyeceğiz: Bu çocuklar neden yoksul? Bu çocukları, halkın vicdanına sığınmış hale getiren sistemin iplerini kim tutuyor ve neyi amaçlıyor?

Çünkü hiçbir çocuk bekleyemez. Onların ihtiyaçları, gönüllü insanların vicdanına emanet edilemez. Devletin önceliği çocuklar olmak zorundadır. Onların yüzünü solduran her şeyle mücadele etmek devletin temel görevidir ve dayanışma, bunun sadece tamamlayıcısıdır. Dayanışma gönülden kopandır, görev değildir.

Bir çocuğun eğitim hakkı, doğduğu gün ona verilmiş bir haktır.

Tüm bu sebeplerle, yakından da takip ettiğim Köy Okulları Yardım Projesi, yardımları ulaştırmaktan öte anlamı ifade etmektedir.

O da şudur: Sistemin yoksullaştırdığı ailelerin çocuklarını görünür kılmak.

Çünkü sahip olduklarımızla değil paylaştıklarımızla zenginleşiriz.