hafta sonunu, adına ’‘açık kapılı evler köyü’’ dediğim, torbalı’’nın ’‘karakızlar’’ köyünde geçirdim.’¶
şehrin keşkelerini düşünmeden geçirdiğim, tebessümler ve sürprizler dolu bir hafta sonu idi!..
sokulgan, davetkar, konuşkan, açık kapılı, açık kalpli, gözleri parlayan kara (!) insanların ve sarı* veletlerin köyü...
yola çıkmayı hep sevmişimdir. araba kullanmayı sevmemden mi, yolun süprize açık olmasından mı, yeni bir şeyler ihtimalinin heyecanından mı, yoksa, geçmiş yaşantısında hayatını yollarda geçirmiş olan bir tır şoförü olduğum inancından mıdır bilmem, yol** yapmayı severim!..
tabelalardan birinin, karakızlar köyünü gösterdiği noktada, kendimizi de şaşırtacak bir hızla, rota değiştirdik. tam bir şehirlilik hali diye düşündüğüm, bir yere yetişme telaşımıza dil çıkartarak,
direksiyonu dağtekke köyü’’ne kırdık. zamanı yavaşlatmak istedik. yahya kemal’’in sözleri, münir nurettin’’in bestesi ’‘aheste çek kürekleri’’ni zihnimizde çınlatarak, aheste aheste ilerlemeye karar verdik.
köyün meydanına vardığımızda; ballar, kekikler, zeytinler ve cevizler dolu minik tezgahların arasından sızarak, kendimize kocaman bir çınar ağacının altında yer bulduk. adeta gurme olan arkadaşımın hazırladığı enfes bir kahvaltı sofrasına çöktük. servisimize bakan kişi, 7- 8 yaşlarında sessiz ve ciddiyetiyle kocaman bir adamdı. ortam
o kadar güzeldi ki, sadece pazar günleri adamakıllı kahvaltı yapabilen ben, zamanı olabildiğince yavaşlattım. konuşmamı azalttım. sesleri, sessizliği dinledim. dinlendim... gelen hesap karşısında da, şoka girdim. çocukla anlaşamadık. çünkü ben hala, yeni TL sistemine geçememiştim. sonunda anladım ki, benim 2.5 TL sandığım çay, 25 kuruşmuş!.. şoka sokan, hesabın fazlalığı değildi. 6 çay + 1 otlu gözleme + 1 sürahi su = 2.5 TL idi. şehrin bize dayattığı fiyatlara göre, olağan dışı azlığı idi, beni şaşırtan!..küçük koca adama, 5 TL verdim. servisten ve ortamdan çok memmun kaldığım için, tebbessüm ederek,üstü sana kalsın dedim. bu arada, arkadaşımla izmir’’de farklı yerlerde, çaya farklı bedeller ödediğimizi,hatta bir çaya 5 TL, ödediğimiz yerlerin kulaklarını çınlattık. bu siparişe izmir’’de, çaya 3 lira, gözlemeye 5 lira, suya 2 lira dersek, ortalama 25 ila 30 TL arası para öderdik. parayı herkes gibi zor kazanırken, şehirde ne kadar da kolay harcadığımıza şaşırdık. hatta, aradaki farkı benzine versek de, hep kahvaltıya buraya mı gelsek diye de, gülüştük. para üstü beklemememize rağmen, küçük koca adam geri geldi. elime 2 TL saydı. ’“- bu nedir?’” dediğimde ise, ’“- babam, bu hesaba bu kadar bahşiş olmaz!’” dedi. anladığım, küçük koca adamın, göremediğim babası, 50 kuruşun, bu hesap için makul bir bahşiş olduğuna karar vermiş olmasıydı. ’“- yani, baban kızdı mı?’” diye sorduğumda, ’“- evet’” diyerek, hızla yanımızdan uzaklaştı. dağteke köyünde, bu yüzünü göremediğim kahveyi işleten adam, bana bir ders vermişti. hesabın küçüklüğünden, hesap kadar bahşiş bıraktığımı, düşünememiştim. haklı olarak, sanırım bana, ’“- çocuğuma haketmediği parayı verme, parayı hakederek kazanmayı öğrensin!..’” diyordu!!! haklıydı!..
köylülerden biraz alışveriş yaparak (ilk kez tattığım, menengiç/çitlenbik salamurasını almanızı şiddetle öneririm), arkadaşımın köyüne doğru, yola koyulduk. karakızlar köyüne varır varmaz, ilk defa geldiğim bu köye merhaba demek için, eşyalarımızı hemencecik eve bıraktık. köyün ağaçları, evleri ve insanlarıyla buluşturmak için, arkadaşım keşfe çıkmamızı önerdi. sakin, yeşil ve insansız denebilecek bir köy diye düşünüyorum, yürürken. ortalarda hiç insan yok!.. arkadaşımın köyden tanış olduğu bir bayanı da arıyoruz, bu arada. sokakta oynayan bir velet ’“- annem düğünde’” diyor, bize. tarif edilemez bir sevinçle, düğün evine doğru yol alıyoruz. köy düğünü görmeyeli çoooook olmuş. düğün evine vardığımızda anlıyorum ki, meğerse bütün köy halkı burada saklanıyormuş!..
zaman, geriye alınamaz bir şekilde ilerledikçe, şehrin bize öğrettiği en önemli şey, sanırım çekingenlik!. sokulmayı unutmak!.. bu öğrenmişliğe layık davranıp, çekingen ama meraklı bir şekilde düğün alanına giriyoruz. kapıda, kimse ’“- davetiyeniz, güvenlik kartınız, kaç kişisiniz’” gibi sorularla bizi karşılamıyor. sadece, gözlerindeki gerçek ışıltı ve samimiyetle ’“- hoş geldiniz’” diyorlar. hava kapalı.
erkekler, büyük naylon torbalardan, bir çadır inşa etmeye çalışıyorlar. yağmurun geliyor olmasından, kimse huzursuz/mutsuz görünmüyor. kadınlar, hani bizim bildiğimiz ama unutmakta olduğumuz bir yöntemle, imece usulu kazanların etrafında, yemek telaşındalar. bu yüzden ’“- düğünün organizasyonunu hangi şirket yapıyor?’” gibi, saçma bir soru sormuyoruz tabi ki! şimdilerde, herkesin düğün telaşını kendi kendine ve organizasyon şirketiyle yaşadığı, akrabaların/arkadaşların bile, düğünü salonda hissettiği bir paylaşım(!!!) içindeyiz. etrafımdaki koşuşan kadınları gördükçe,
’“- gerçek düğün, bu olmalı’” diyorum, kendime! çünkü, iki kişinin değil, sanki bütün köyün düğünü!.. köyde, her evin kızı ya da oğlu evleniyormuşçasına, keyifli bir telaş hakim. bu arada, bütün gözler üzerimizde. çünkü, köyün gençleri dışında, bütün kadınlar şalvarlı ve baş örtülü. biz, kot pantalonlarımız ve davet edilmemiş olmamızın çekingenliğiyle, göze çarpıyoruz. bütün kadınlar, tek tek sokuluyorlar, ’“- aç mısınız, size düğün yemeğinden koyalım’” diyorlar. günün kına günü olduğunu, köylülerin bugün, dışarıdan gelen yabancı misafirlerin ise, ertesi gün eğlendiğini öğreniyoruz. ’“- biz, yarın gelelim o zaman’” diye esprili bir şekilde, yabancılığımızı ifade ederken, ’“- yarın yine gelirsiniz, aynı yemekler yok, onlardan da tadarsınız. hem, yavaş yavaş gelmeye başlarlar, telaş olmadan, rahatça yersiniz, şimdi yemeklerinizi koyalım’” şeklinde, sıcak bir cevap alıyoruz. sevinçle, itiraz etmeden kabul ediyoruz.
arkadaşım, iki yıl süren gidip gelmelerinde, köyde düğüne denk gelmemiş olmasından dolayı, beni çok kısmetli adlediyor. kısmetimi bekliyorum. ara ara karıştırılan kazanların içinde, ne olduğunu biraz sonra öğreneceğim. kısmetim, bir tepsi içinde, güler yüzlü bir kadın tarafından, masanın üzerine bırakılıyor. keşkek, etli nohut, etli pilav, taze fasulye, közlenmiş biber turşusu ve gerçek bir çobanın elinden çıkmış olduğu belli olan; çoban salatamız. afiyetle düğün yemeğini kaşıklarken, birbirimizi soru yağmuruna tutuyoruz. iki gündür, köyün bütün kadınlarının bu düğün için çalıştığını ve tabak çanakların kiralanmadığını, köy halkının ihtiyaca göre düğün evine getirdiğini öğreniyoruz. bu arada, hani küçük yerlerde insanlar lakaplarıyla anılırlar ya, tam zamanlı yerleşik düzene geçemese de, arkadaşıma da taktıkları lakabı öğreniyorum; en deli sarı kız!..
bu sohbete arka planda, gerçek romanlardan oluşan bir grubun müziği eşlik ediyor. üzerimize bereket yağıyor. yağmur bir yandan, sofranın lezzeti ve karakızlar köyü halkının sıcaklığı bir yandan, tanımadığım bu insanlar, bana, burası ’‘gerçek ege köyü’’ diye düşündürüyor. bu arada öğreniyoruz ki, bizim yediğimiz keşkek henüz dövülmemiş. pişirmesi kadına, dövmesi erkeğe bakan keşkeğin, erkekler arasında geçen bir ritüeli de olduğunu öğreniyoruz. ritüel, kazanın ateşten indirilmesiyle başlıyor. dövücü erkekler sıraya giriyorlar. keşkeği döven her erkek, diğer erkeğe sırasını verirken, geriye çekilerek, bidon üzerine hazırlanmış, çay bardağından rakı kadehini tek dikişte içiyor. keşkeği dövdüler, içtiler ve sıraya girdiler. bu döngü, keşkek hazır olana değin sürdü.
ayrılmadan, öğrendik ki, düğün abartısız tam iki gün iki gece sürecekmiş. nasıl derken, ’“- gece size gelsinler mi?’” diye, bir soruyla karşılaştık. ’“- bu telaş, eğlence, gece yarısı ikiye kadar sürer, sonra gelin ve damat, çalgıcılarla birlikte, gel diyenleri ev ev gezerler. davulcular kapıyı açana kadar, davulu kapıda inletirler. kapıyı açan ev sahibi, mutlaka önceden hazırladığı hediyeyi gelin ve damada verir’” diye anlatırken köylü kadın, biz, hazırlıksız yaklanmanın ve en yakın merkezin, torbalı gibi uzakta olmasından dolayı, mahçubiyet içerisinde ne yazık ki, gelsinler diyemedik. tebessüm ederek
’”- üzülmeyin, torbalı yakın olmadığı için, burada her evde hediye edilecek bir şeyler mutlaka vardır. ya da günler öncesinden mutlaka hediye alınmaya gidilir. gelin bile, şu an saçını yaptırmak için torbalı’’da deyince, mahrumiyet bölgesinde olduğumuz duygusuyla, hoşgörülebileceğimizi düşünerek rahatladık.
bu arada, aynı telaşın, aynı saatlerde erkek evinde de sürdüğünü öğreniyoruz. ’“ şimdi, o zaman kalkıp erkek evine gidelim. kız evinden bizi aç susuz gönderdiler deyip, oradaki yemeklerin de tadına bakalım’” gibi bir laf geveledim. çok rahat bir şekilde ’“-inanmazlar ki’” dedi. ’“-neden?’” dediğimde,
’“-çünkü biz, düğün olmasa da, yemek vakti sokaktan biri geçerse, yabancı da olsa, hazır yemeğimiz var, aç mısınız diye, buyur ederiz’” dedi. tebessümümün ardındaki, utancımı algıladı mı, bilemiyorum! sokaklarda mendil satan, para isteyen, aç olduğunu söyleyen insanlar çoğaldıkça, bu insanlara karşı duyarlılığımızı, ne yazık ki kaybeder olduk. neden?kuşkuyla yaklaştık. kuşkumuzdan, gerçek ihtiyaç sahiplerinin seslerini duymaz olduk. hepsine potansiyel ahlaksız gözüyle baktık. belki de işimize geldi. köylü kadın, arkadaşımla konuşmaya devam ederken, yabancı bir filmde geçen, evsiz birine para veren arkadaşına, ’“- ona para vererek, ona karşı olan sorumluluğundan kurtulabileceğini mi, zannediyorsun?’” diyen, adam geldi aklıma!!!
düğün; neşe, bolluk, paylaşım ve insanlık doluydu!!! ruhumuzu ve midemizi enfes bir şekilde doyurmuştuk. eriyen ruhlarımıza, midelerimizde eşlik edebilsin diye, yürüyüşe devam etme kararı aldık. arabanın bagajını dolduracak kadar, dağ kekiği topladık. çobanla sohbet ettik. özellikle ben, ağız tadıyla, bolca, rahatça, keçilerle inatlaştım. her biriyle teke tek atıştım. doğamız gereği olduğundan, birbirimize kızmadan vedalaştık! eve vardığımızda şaka gibi gelen şeyin, geceyarısı üç sularında, tebessüm ederek gerçek olduğunu öğrendik. gün boyu aşağıdan gelen ses, sanki bize yakınlaşmıştı. davullar zurnalar, adeta kafamın içinde çalıyordu. sanki, kalkın uyanın niye uyuyorsunuz ki, düğünümüz var dercesine, bize mi, komşuya mı geldiklerini, uyku mahmurluğuyla kapıya çıkamadığımız için anlayamadığımız romanların müziği eşliğinde, yeniden düşe daldık.
bu sefer, kuzuları değil de keçileri sayarak gittiğim uyku yolunda, sanki, çok uzaklarda bir yerlerde kendimi yabancı, fakat, yanlız hissetmediğim bir güvendeyim. medeniyetten uzak, insanlığa yakın bir köyde. herkesin birbirine dokunduğu, paradan çok emeğini ortaya koyduğu, haketmediğini düşündüğü parayı istemediği, açık kapılı evlerin, sokulgan, davetkar, konuşkan, kırmızı yanaklı, açık kalpli insanların köyündeyim...
bu haftasonu; gitmesek de kalmasak da o köy bizim köyümüzdür, köyüne gittim. kaldım. insanların sokulganlıyla kalakaldım.
tanımadığımız insanlardan eskiden bu kadar çekinir miydik?onları görmezden gelir miydik?insanlardan bu kadar geri çeker miydik kendimizi?evlerimizin, arabalarımızın kapılarını ne zamandan beri kilitlemeye başladık? ben, kapıların kilitlenmediği dönemleri göremedim. benim hatırladığım, hep kilitliyorduk kapılarımızı. hatta günler geçtikçe, kilit sayıları artmaya başladı. yetmedi. kapılar çelik oldu. o da yetmedi. dört tarafından kilitlenir oldu. yetmedi. alarmlar geldi hayatımıza, evlerimize işyerlerimize...
suların geri çekilmesi gibi... küresel olarak yaşanan değişimden biz de nasibimizi alıyor muyuz?.. biz de, sürekli, kendi sularımıza doğru çekiliyor muyuz?.. evlerimizi, arabalarımızı, işyerlerimizi kilitlerken, farketmeksizin kendimizi de kilitliyor muyuz?..
* bu köyde bebekler, anlaşılan o ki, önce ingiliz gibi doğuyor. saçlar sapsarı, gözler renkli. veled kıvamına geldikçe de, önce saçlarda dönüşüm başlıyor. saçlar koyulaşıyor. dönüşüm bitmiyor. genç olma yolunda iken de, tenler koyulaşıyor!.. ne enteresan değil mi?önce, ingiliz gibi doğuyorsun, büyüdükçe de türk tipine dönüşüyorsun. ben; türk müyüm, doğru muyum, bilemiyorum!!! ama, bildim bileli esmerim. michael jackson gibi olmazsam da, hiçbir zaman beyaz olamayacağım. benimki de, ne monoton bi beden!!!
** yol deyince; istanbul modern fotoğraf galerisi’’ndeki, murat germen, ’“yol’” isimli sergisi aklıma geldi. ’“yol seçimdir, yol tavırdır, yol çeşitliliktir, yol başlangıçtır, yol tekrardır, yol süreçtir, yol ümittir’” mesajları içeren, fotoğrafsal söylemini izlemek isteyenler için, sergi 26 mayıs-19 eylül tarihleri arasında açıktır.