Karın ağrısı

Abone Ol

Elimdeki şeftaliye bir süre baktım. Tadı ya yine kötüyse diye düşündüm. Çünkü bir meyveyi zamanından önce dalından koparmanın sonuçlarını karın ağrısı olarak çok yaşadım. Çok ekşi erik, elma yahut şeftali… Yazarken bile çocukluğumdaki o tadı damağımda hissedebiliyorum.

Oysa her şey vaktini bekler, derler. Kendi zamanını tamamlamayı; belki biraz daha güneşle ısınıp yağmurla ıslanmayı…

Dalından erken kopardığım her duygu, bir meyve gibi karın ağrısı bu yüzden. Dalımdan erken koparılmak ise değersiz, tekinsiz ve güvensiz hissettiriyor.

Çünkü bazı şeylerin cevabı, onları zorladığımızda gelmiyor. Bu nedenle kararsız kaldığımda, hemen karar vermek yerine cevabın bana gelmesini bekliyorum. O cevap, beni memnun etsin etmesin, mutlaka geliyor.

Hayatın kendi ritmine güvenmek, bazı hislerin sadece bir süre bizimle kalacağını kabullenmek, bir insanın kalbine, bir hayatın akışına, bir duygunun gelişimine kendi istediğimiz zamanı dayatamayacağımızı anlamak aslında o meyvenin olgunlaşmasını sabırla beklemeyi öğrenmek demek.

Belki de sabır, hayatın fısıldadığı, “Henüz değil” cümlesini “Asla değil” diye duymamayı öğrenmektir ne dersiniz?

Bu karşılaştırmayı yıllar önce babam söylemişti bana. Üniversite sınavını kazanamadığım yıldı ve sınav sonucuma dünyadaki son günüm gibi üzüldüğüm zamanlardı.

”Henüz olmaması, asla olmayacağı anlamına gelmez kızım.”

Aradaki farkı öğrendikten sonra hayat benin için daha iyi akıyor. Belki size de iyi hissettirir.

Çünkü her şeyin hızla gerçekleşmesinin iyi bir şey olmadığını artık biliyorum.

Güzellikler gerçekten de aceleye gelmiyor, çabalamak gerekiyor. Önemsemek, değer gördüğünü hissetmek…

Daldaki meyvenin o güzel yolculuğuna ortak olmayı seçtiğimizde aksinin yanlış durakta otobüsü beklemek olduğunu anlıyor insan, inanın bana.

Bazen sadece ağacı sulamanın ve geri çekilmenin yapacağım en doğru şey olduğunu görüyorum. Her şeyi bir anda çözmek zorunda olmadığımı, her şeyin bir sonuca varmak zorunda olmadığını anlamak 52 kiloluk cüssemi daha da hafifletiyor.

Alanı güneşe, rüzgara, zamana bırakmak iyi geliyor.

Belki de bazı şeyler bize geç kalmıyordur da biz, onların zamanından önce gelmelerini çok istiyoruzdur.

Hayatın bazı duyguları da böyledir. Adını koyamayız ama içimizde bir yer, onu bilir.

Bir karşılaşmanın, bir konuşmanın, bir değişimin, bir başlangıcın, bir sonun hikayesini kalbimiz bilir. Nasıl bilir bilmem ama bilir.

Nedenini anlatamayız. Nasıl olacağını da..

.Hatta bazen kendimize bile itiraf edemeyiz ve bir hikayeyi de bir meyve gibi dalından erken koparırız.

O belirsizlikten ise hiç olgunlaşmaması daha iyi gelir o an…Oysa şunu kaçırırız; belirsizlikler her zaman boşluk değildir. Bazen sadece henüz tamamlanmamış bir hikayenin kendine ait zamanıdır.

Bu yüzden elimdeki şeftaliye bakarken artık, “Ya tadı kötüyse?” diye düşünmüyorum.

Belki güzeldir. Belki güzel değildir.

Belki yollarımız aynı yerde buluşur. Belki başka yönlere gideriz.

Bütünün iyiliğine olan şeyin illa benim istediğim biçimde gerçekleşmesi de zaten gerekmiyor.

Babamın yıllar önce söylediği o cümleyi artık daha iyi anlıyorum: “Henüz olmaması, asla olmayacağı anlamına gelmez kızım.”

Çünkü güzellikler gerçekten aceleye gelmiyor.