Nasıl bir aşktır bu şehir, nereye gitsek özleriz’…
Hep bir yarımız İzmir’’de kalır,
İzmir’’den bir şeyler ararız gittiğimiz yerde’…’¶
Her rüzgarı imbatla, her otu arapsaçıyla,
Her denizi Çeşmemiz’’in mavisiyle kıyaslamamız belki de bu yüzdendir..
Ve yine bu yüzdendir bambaşka memleketlerde,
Dalmışken deniz kokan İzmir anılarına
Bir anda yerimizden sıçramamız,
Duyunca bir Ege türküsünü!
Rakının tadı bile aynı değildir aslında, Ferdi Baba’’nın mezeleri yoksa yanında..
Denizin tadı olmadığı gibi, bembeyaz yumuşacık Çeşme kumlarına basamadıktan sonra..
Boğaz güzelmiş bana ne!
Kızkulesi’’ni her görüşümde, saat kulesini hatırlatmıyor mu bana?
Günbatımını seyre dalmışken Galata’’da,
Kordon’’da gruba doğru kadeh kaldıran dostlar hiç mi gelmez aklımıza?
Yeni Camii önünde, güvercinlere yem atarken, çocukluğunuzdan sararmış siyah beyaz bir fotoğrafı hatırlamaz mısınız?
Rahmetli babaanneniz yanınızda, Konak’’ta güvercinlere yem atarken çekilen’…
Ne trafik biliriz, ne stres! Dostlarımızı hiç bekletmeyiz biz, hiç acelemiz de yoktur’…
Hem boşuna mı demişler;
’‘İstanbul’’da paran kadar, İzmir’’de dostun kadar’’ diye’…
İzmir için yapılan belki de en güzel benzetme yüzyıl kadar önce Victor Hugo’’nun La Captive isimli şiirinde geçen İzmir için yaptığı benzetmedir.
Şiirin İzmir’’i anlatan bölümü şöyledir;
"İzmir, bir prensestir
Çok güzel küçük şapkasıyla’…
Mutlu ilkbaharlar durmaksızın onun çağrısına yanıt verir.
Nasıl vazo içindeki çiçekler gülümserse,
O da denizler arasından ışıldar.
Hatta Arşipel'in yaratılışından çok daha tutkulu...."