Metehan UD/ EGEDESONSÖZ - İzmir’in Aliağa ilçesinde faaliyet gösteren İzdemir-II Termik Santrali’ne ilişkin Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci kapsamında açılan davanın duruşması İzmir 5. İdare Mahkemesi’nde görüldü.
Daha önce Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararı sonrası yerel mahkeme tarafından ÇED süreci iptal edilen santralle ilgili, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın yeni başvurusu üzerine verilen “ÇED Olumlu” kararı yeniden yargı konusu oldu. Karara karşı EGEÇEP ve bölge halkının açtığı davanın duruşmasına çevre örgütleri ve yurttaşlar katıldı.
Duruşma öncesi adliye önünde toplanan EGEÇEP üyesi çevre savunucuları termik santral politikalarının iklim krizini derinleştirdiğini ve yaşam hakkını tehdit ettiğini vurgulayarak sürecin iptal edilmesi çağrısında bulundu.
Avukat Arif Ali Cangı, Aliağa’daki termik santral sürecine ilişkin değerlendirmesinde, bölgedeki enerji yatırımlarının yaklaşık 30 yılı aşan bir geçmişe dayandığını hatırlatarak, çevre hukukunda verilen mücadelelerin belirleyici rolüne dikkat çekti.
“Kül ve cüruf alanı zeytinliklerin içinde"
Cangı, Aliağa’da termik santral girişimlerinin ilk olarak 1989–1990 yıllarında Japon sermayeli bir proje ile gündeme geldiğini belirterek, dönemin toplumsal tepkisini şu sözlerle anlattı: “Konak’tan Gencelli’ye kadar 50 kilometre boyunca insan zinciri oluşturuldu. Büyükşehir belediye başkanından 15-16 yaşındaki çocuklara kadar herkes bu zincirin içindeydi.” Bu kitlesel tepkinin ardından projenin Danıştay kararıyla iptal edildiğini ve hükümetin projeden çekildiğini ifade etti.
Daha sonraki süreçte ENKA’nın benzer bir girişimde bulunduğunu hatırlatan Cangı, bu projenin lisans aşamasında yargı müdahalesiyle durdurulduğunu söyledi. Danıştay’ın “ÇED süreci tamamlanmadan üretim lisansı verilemez” yönündeki kararının, çevre mevzuatında önemli değişikliklere yol açtığını vurgulayan Cangı, bunun çevre hukukunda kritik bir dönüm noktası olduğunu ifade etti.
Ancak İzdemir Termik Santrali’nin farklı bir süreç izlediğini savunan Cangı, tesisin 2014 yılından itibaren faaliyet yürüttüğünü ve verilen ÇED kararlarının büyük bölümünün yargıdan döndüğünü belirtti. Anayasa Mahkemesi’nin kararına da değinen Cangı, özellikle kül ve cüruf alanlarına ilişkin tespitlerin altını çizerek şu ifadeyi hatırlattı: “Kül ve cüruf alanı zeytinliklerin içinde. Bu, özel hayatın ve aile hayatının ihlalidir.”
Cangı, buna rağmen yeni ÇED süreçlerinin sürdüğünü belirterek, idarenin 2009 tarihli bir genelgeye dayanarak işlemleri yürüttüğünü söyledi ve bu durumu eleştirerek, “Böyle bir hukuk kuralı olamaz. Anayasa’nın üzerinde bir düzenleme olamaz” değerlendirmesinde bulundu.
ÇED süreçlerinin hızlandırıldığına dikkat çeken Cangı, halkın katılımı toplantılarının yapılmadığını ve İDK toplantılarının ardından hızlı şekilde karar alındığını ileri sürdü. “Mahkeme kararının uygulanmasına gerek kalmadan, 30 günlük süre içinde yeni ÇED olumlu kararı verildi” dedi.
Kül ve cüruf yönetiminin ÇED kapsamı dışında bırakılamayacağını vurgulayan Cangı, bu yaklaşımın çevresel etki değerlendirmesinin temel mantığına aykırı olduğunu ifade etti. “Bir termik santralin kül ve cürufu raporun konusu değilmiş gibi değerlendirilmesi mümkün değildir” diyen Cangı, bu atıkların taşınması ve başka tesislerde değerlendirilmesinin dahi yeni çevresel etkiler doğurduğunu belirtti.
Santralin uzun geçmişine ve yargı süreçlerine de değinen Cangı, “Otuz yılı aşkın bir süreçten bahsediyoruz. Bu davalar yalnızca bugünü değil, geleceği de belirliyor” dedi.
Cangı ayrıca “doğal yargıç ilkesi”ne dikkat çekerek, davaya bakan mahkemenin keşfi bizzat yapması gerektiğini savundu. Mevcut yargılama sürecini eleştirerek şu ifadeleri kullandı: “Hakim keşfe gitmediğinde, gördüğünü ve hissettiğini dosyaya aktaramaz. Bu, kararın sağlıklı oluşmasını engeller.”
Mahkemenin yeniden keşif yapması gerektiğini de dile getiren Cangı, “Ben olsam doğal yargıçlık ilkesi gereği yeniden keşif yaparım” ifadelerini kullandı.
Santralin ruhsatlandırma sürecine de değinen Cangı, tesisin uzun süre gayrisıhhi müessese ruhsatı olmadan çalıştığını iddia etti. Bu durumun yerel yönetimlerin sorumluluğunu da gündeme getirdiğini belirterek, “Gayrisıhhi müessese ruhsatı olmadan termik santral çalıştırılamaz” dedi.
Belediyelerin mühürleme girişimlerinin merkezi idare düzenlemeleriyle etkisiz hale getirildiğini ifade eden Cangı, enerji üretimine ilişkin düzenlemelerin yerel yetkileri ciddi biçimde daralttığını savundu.
Bilirkişi raporlarına da eleştiriler yönelten Cangı, Aliağa’nın sanayi yoğunluğu nedeniyle yeni tesislerin çevresel taşıma kapasitesinin aşıldığı yönündeki bilimsel görüşlerin bulunduğunu hatırlattı. Farklı uzman görüşleri arasında ciddi çelişkiler olduğunu belirterek, “Bilirkişi raporu tek yönlü değil, tüm bilimsel görüşleri kapsamalı” değerlendirmesinde bulundu.
“Dava sadece hukuki değil, tarihsel bir kayıt”
Cangı, son olarak bu tür davaların yalnızca hukuki değil aynı zamanda tarihsel bir kayıt niteliği taşıdığını vurgulayarak, “Bu davalar tarihe not düşüyor. Verilecek kararlar yalnızca bugünü değil, Aliağa’nın geleceğini de belirleyecek” ifadeleriyle sözlerini tamamladı.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin avukatı, termik santraller gibi tesislerde “kamu yararı” iddiasının çevresel riskler karşısında geçerliliğini yitirdiğini savunarak, “Bu kadar yaşamsal bir konuda artık herhangi bir madencilik işletmesi, bir termik santral ya da bunun gibi işletmelerde, burada herhangi bir kamu yararından bahsedilmesi mümkün değildir. Bu kamu yararı açısından davanın kabulü gerektiğini düşünüyorum.” dedi.
Büyükşehirim avukatı, çevre hukukunun temel ilkelerine dikkat çekerek, “Çevre hukukunun temel ilkelerinden biri olan ihtiyatlılık ilkesi gereğince, bilimsel belirsizlik bulunan durumlarda, çevresel riskin oluşma ihtimali dikkate alınmalı ve geri dönüşümü olmayan zarar ihtimali karşısında korunmalıdır.” ifadelerini kullandı.
İzmir Barosu’nu temsilen konuşan avukat ise bilirkişi raporuna yönelik eleştirisini, “Bilirkişi raporunun tamamen karşı taraf idare ve proje sahibi beyanları doğrultusunda oluşturulmuş kanaati hakim tarafımızca da…” sözleriyle dile getirdi.
Duruşmada, keşif yapılmasının ve mahkemenin sahayı doğrudan görmesinin önemine de dikkat çekilerek, yargılamada “doğal hâkim ilkesi”nin gözetilmesi gerektiği vurgulandı. Taraflar, ÇED olumlu kararının iptalini talep etti.
Şirket avukatı, önceki yargı süreçlerine ve teknik değerlendirmelere atıf yaparak santrale ilişkin çevresel izinlerin hukuka uygun olduğunu savundu. Savunmasında, Danıştay onayından geçen kararlar bulunduğunu, Anayasa Mahkemesi’nin yalnızca kül depolama sahasına ilişkin bir ihlal tespit ettiğini ve bu ihlalin ardından mahkemece davanın kabul edildiğini belirtti.
Avukat, bu süreç sonrasında yeni bir ÇED raporu hazırlandığını, rapor kapsamında kül depolama sahasına ilişkin eksikliklerin giderildiğini ifade etti. Tesisin 2872 sayılı Çevre Kanunu kapsamında mevzuata uygun hale getirildiğini, kül ve cüruf depolama alanının projeden çıkarıldığını ve bu nedenle zeytinliklere yönelik riskin ortadan kalktığını savundu.
Ayrıca atıkların Atık Yönetimi Yönetmeliği Ek-4 listesi kapsamında tehlikeli atık olarak değerlendirilmediğini, geri kazanım süreçlerinin de mevzuata uygun yürütüldüğünün hem bilirkişi raporları hem de ÇED raporuyla ortaya konulduğunu belirten avukat, tüm bu gerekçelerle davanın reddini talep etti.
“Aliağa’da çevresel etki yaşam alanlarına yayıldı”
EGEÇEP avukatlarından İpek Sarıca, duruşmada yaptığı kapsamlı değerlendirmede Aliağa’daki çevresel etkilerin yalnızca sanayi alanıyla sınırlı olmadığını, yaşam alanlarına yayılan çok katmanlı bir kirlilik sorunu bulunduğunu söyledi.
Sarıca, bölgedeki çevresel tabloyu tarif ederken, “Şehit Kemal Mahallesi’ne gittik. Yamaçlar Horozgediği Mahallesi’ne kadar uzanıyor. İzmir’in atıkları, ham maddeleri köye getirilmiş ve orada kurutuluyor. Köy tamamen lağım kokuyor. İnsanların yaşadığı yerden bahsediyoruz” ifadelerini kullandı.
Sanayi faaliyetlerinin etkisinin yalnızca tesis alanıyla sınırlı değerlendirilemeyeceğini vurgulayan Sarıca, bilirkişi raporlarını da eleştirdi. Raporda ağırlıklı olarak arkeolojik alanlara odaklanıldığını, ancak çevresel etkilerin bütüncül biçimde incelenmediğini savunarak, “Sadece sanayi alanı değil, çevresi de değerlendirilmeliydi. Cüruf alanı dışında kalan yaşam alanları ve etkiler göz ardı edildi” dedi.
Bölgede ağır metal kirliliğine ilişkin bilimsel çalışmalar bulunduğunu hatırlatan Sarıca, Ege Üniversitesi’nin yaptığı analizlere atıfta bulunarak, toprak ve bitkilerde önemli düzeyde kirlenme tespit edildiğini belirtti. Ancak bu verilerin bilirkişi değerlendirmelerine yeterince yansımadığını ifade etti.
Sanayi faaliyetlerinin tarım ürünleri üzerinden insan sağlığına dolaylı etkiler yarattığını öne süren Sarıca, “Zeytinlikler kirleniyor, bu ürünler sofralara geliyor. Gıda güvenliği yalnızca pestisit meselesi değil, ağır metal kirliliği de var” diye konuştu.
Deniz ekosistemi üzerindeki etkilerin de yeterince incelenmediğini belirten Sarıca, termik santrallerde kullanılan soğutma sularının denize deşarj edilmesinin ekosistem üzerinde yaratabileceği risklere dikkat çekti.
Bölgedeki deprem riski konusuna da değinen Sarıca, santralin aktif fay hatlarına yakınlığına işaret ederek, olası bir deprem durumunda ortaya çıkabilecek risklerin yeterince analiz edilmediğini savundu. “Deprem anında tesisin ve çevresinin nasıl etkileneceği değerlendirilmiş değil” dedi.
Sarıca ayrıca, kümülatif etki değerlendirmesinin eksik yapıldığını, hava akımlarıyla taşınan kirliliğin İzmir genelinde etkiler yaratabileceğini belirten bilimsel raporların da dosyada yeterince dikkate alınmadığını söyledi.
İzin süreçlerine ilişkin eleştirilerde de bulunan Sarıca, ÇED sürecinin ve bilirkişi incelemelerinin yüzeysel yürütüldüğünü iddia ederek, “Kağıt üzerinde uygunluk değerlendirmesi yapılıyor, ancak sahadaki gerçek tabloyla örtüşmüyor” ifadelerini kullandı.
'Biz ölürken siz de öleceksiniz'
Duruşmada sürecin hızına da dikkat çeken Sarıca, kararların kısa sürede alınmasını eleştirerek, “Süreç baştan beri belli bir sonuca yönelmiş gibi ilerledi” değerlendirmesinde bulundu.
Davacılar arasında yer alan Foça Tarih ve Doğa Talanına Hayır Platformu Sözcüsü Ramis Sağlam şunları söyledi:
"Yaşadığımız bölgedeki çevre kirliliği sadece Horozgediği, Gencelli, Şehit Kemal ve Çatmaklı ile sınırlı değil. Biz orada zeytin üretiyoruz, tarım yapıyoruz, hayvancılık yapıyoruz ama artık yapamıyoruz. Biz ölüyoruz. Daha fazla söze gerek var mı? Ne karar verirseniz verin.
Avukat Bey dedi ki, 'Bilirkişi günü gelmediniz.' Biz orada yaşıyoruz Avukat Bey. Biz her yıl verimin nasıl düştüğünü çok iyi biliyoruz. Zeytinciliğin nasıl öldüğünü biliyoruz. Biz ölürken tarım da ölüyor, hayvancılık da ölüyor. Biz ölürken siz de öleceksiniz. Teşekkür ederim."
Keşifte ‘nefes almakta zorlandık’ iddiası
Davacılardan Mevlüt Ülgen ise şu ifadeleri kullandı:
"Keşif sırasında Nefes almakta bile zorlandık. Bir diğer konu cüruf alanı. Terk ettikleri alanda zemin hâlâ cürufla kaplı. Yüzeyde bitki örtüsü var gibi görünüyor ama bunun büyük ölçüde dava süreci nedeniyle oluşturulmuş yüzeysel bir görüntü olduğunu düşünüyorum.
Avukat arkadaşlar iklim krizi ve fosil yakıtların insan yaşamına etkilerinden söz ettiler. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı avukatları hangi gerekçeyle söyledi bilmiyorum ama şu bir gerçek: Özellikle Horozgediği, Çatmaklı, Gencelli, Yeni Foça ve Aliağa çevresinde kanser vakaları ve sağlık sorunları çok yüksek. Ben sağlıkçıyım ve bunu yakından gözlemliyorum.
Ben rüzgârı da yağmur sularını da denetleyemiyorum. 'Cüruf alanının zararı yok' deniliyor ama yağmur suları bu atıkları tarım alanlarına taşıyor. Havayı da denetleyemiyoruz. Ben 30 kilometre uzakta oturuyorum. Buna rağmen sabah kalktığımda bu kirliliği hissediyorum. Yakın bölgelerde yaşayan insanların sağlık durumunu siz düşünün.
Biz bugün bir tercih yapmak zorundayız. Eğer fosil yakıtlar gerçekten bu kadar faydalı olsaydı, gelişmiş ülkeler bunlardan vazgeçip risklerini bize yüklemezdi.
Bugün karar vermemiz gereken şey şudur: İnsan sağlığını, yaşamı ve çevreyi mi koruyacağız, yoksa bunları görmezden gelip 'Burada bir şey yok' mu diyeceğiz? Sararmış zeytin yapraklarını, kuruyan ağaçları ve insanların sağlığını görmezden mi geleceğiz? 'Filtrelerimiz var, bütün önlemleri aldık' deniliyor ama gerçek şu ki o bölgedeki insanlar yıllardır bu havayı soluyor. Bu filtrelerin iddia edildiği kadar etkili olduğuna inanmıyorum.
Bir gözlemimi de paylaşmak istiyorum. Bilirkişi incelemesinde hepimizin tanık olduğu üzere, tehlikeli bir alana girilmesine rağmen iş güvenliği önlemleri ancak bizim uyarımız üzerine alındı. Böyle bir anlayışın filtreleri düzenli şekilde denetlediği ve gerekli tüm önlemleri aldığı yönündeki açıklamaların gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum.
Ben bunun insanlığa ve tüm canlı yaşamına karşı işlenmiş bir suç olduğunu düşünüyorum. Bir insan olarak bu suça ortak olmayacağım. Sizlerin de vicdan sahibi insanlar olarak, 'Burası zaten gözden çıkarılmış' anlayışıyla hareket etmeyip, canlı yaşamına daha fazla zarar verecek uygulamalara izin vermemeniz gerektiğine inanıyorum. ."
Mahkemenin kararını ilerleyen günlerde açıklaması bekleniyor.