İzmir Homeros’a neden sadece seyirci?

Abone Ol

Christopher Nolan’ın dev bütçeli uyarlaması The Odyssey, vizyondaki ilk 12 gününde küresel gişede 700 milyon dolar barajını aşarak yılın en çok hasılat yapan filmlerinden biri haline geldi. Dünya, İthaka Kralı Odysseus’un Truva sonrası eve dönüş mücadelesini IMAX perdelerinde nefesini tutarak izliyor. Bilet kuyrukları, dev sponsorluklar ve mitolojiye duyulan bu ani küresel ilgi, sinema endüstrisi için büyük bir zafer. Ancak körfezin kıyısında, Meles Çayı’nın sesini dinleyen İzmirliler için bu tablo ne yazık ki tanıdık bir burukluk taşıyor: Ege’nin bağrından çıkan miras dünyayı büyülerken, mirasın öz sahipleri masada yine yer alamıyor.

Homeros’un doğduğu, nefes aldığı ve Batı edebiyatının ilk büyük yapıtlarını fısıldadığı topraklarda yaşamak, İzmirliler için her zaman haklı bir gurur vesilesi olmuştur. Fakat bu gurur, ne yazık ki kurumsal bir vizyona, küresel bir markalamaya veya kültür turizmi stratejisine dönüşmekte yetersiz kalıyor…

Geçen hafta Nolan’a Homeros’a sadık kalmadığı için bütün dünyadan gelen eleştirileri kaleme almıştım. Bu Pazar da bir İzmirli olarak yakınıyorum. Film konuşuldukça biz de yazacağız galiba…

Pek çok uluslararası eleştirmen filmin teknik başarılarını övse de, diğerleri yaratıcı özgürlüklerin orijinal destandan çok uzaklaştığını düşünüyor; bu da insanlığın en büyük edebi eserlerinden birinin modern izleyiciler için ne kadar sadık bir şekilde uyarlanması gerektiği üzerine devam eden bir tartışmayı körüklüyor.

Coğrafyası bura, çekimi başka yer…

Nolan’ın prodüksiyon ekibi The Odyssey için kamerayı nerede çalıştırdı? Fas, Yunanistan, İtalya, İskoçya ve İzlanda’da. Truva Savaşı’nın ve Ege rotasının kalbi olan Anadolu kıyıları, film plato teşviklerinin yetersizliği, bürokratik engeller ve vizyonsuz tanıtım politikaları nedeniyle yine teğet geçildi. Film çekimleri Ege’ye uğramadığı gibi, filmin yarattığı devasa küresel turizm dalgasından da İzmir ve çevresi payını alamıyor.

Hollywood, Ege mitolojisini yüz milyonlarca dolarlık bir meta haline getirip küresel pazara sunarken; biz İzmir’de Homeros’u hâlâ birkaç heykel, mütevazı bir festival veya sembolik isimlerin ötesine taşımakta zorlanıyoruz. Oysa Homeros sadece antik bir ozan değil; İzmir’in küresel ölçekteki en büyük hikâye anlatıcısı ve kültürel sermayesidir.

2026’da bir “Homeros Festivali” olacak mı, bilmiyorum. Duyduklarımdan da emin değilim.

Hikâyenin sahibi olmak yetmez, hikâyeyi anlatmak gerekir… Bugün İrlanda James Joyce ile, İngiltere Shakespeare ile, Yunanistan ise Ege mitolojisiyle milyarlarca dolarlık bir kültür ekonomisi yaratıyor. İzmir ise binlerce yıldır sırtını dayadığı bu muazzam anlatı mirasını ne şehir estetiğine ne de turizm rotalarına tam anlamıyla entegre edebildi. Nolan’ın filmi vizyondayken İzmir’de Homeros Vadisi’ni ya da Ege rotasını küresel sinemaseverlerin odağına oturtacak agresif bir tanıtım hamlesinin olmaması, yerel ve ulusal kültür politikalarımızın en belirgin eksikliğidir.

Dünya Ege’nin destanını Hollywood yapımcılarının vizöründen izlemeye ve bu hikâyeye milyonlarca dolar yatırmaya devam edecek.

Biz İzmirliler ise bu coğrafyanın gerçek sahipleri olarak, elimizdeki paha biçilmez mirası sadece söylemlerde yaşatmakla yetinmeyip proaktif bir kültür stratejisine dönüştürmek zorundayız.

Çünkü hikâyenin doğduğu yerde yaşayıp o hikâyeden pay alamamak kader değil, yalnızca stratejisizliktir.

Şimdi şu hikâyeye bakar mısınız….

Bayraklı’da eskiden çok güzel bir meyhane vardı – halen var mıdır bilmiyorum- gitmekten çok keyif alırdık: Tantalos Meyhanesi. Rastlantı değildir bu isim…

Homeros’un Odysseia destanında Odysseus, Smyrna (Bayraklı) Kralı Tantalos ile bizzat karşılıklı oturup sohbet etmez; çünkü Tantalos artık hayatta olan bir ölümlü değil, Yeraltı Dünyası’nda ebedi cezaya mahkûm edilmiş bir ruh halindedir. Odysseus, Hades’in derinliklerini izlerken tanrıların gazabına uğrayan üç büyük lanetliyi sırayla görür: Tityos, Tantalos ve Sisifos.

Homeros, Odysseus’un ağzından Tantalos’u ve çektiği acıyı şöyle tasvir eder: "Gördüm Tantalos'u da, çekerken korkunç acıları: Ayakta duruyordu bir gölün içinde, çenesine kadar çıkıyordu sular, susuzluktan yanıyordu ama imkânsızdı içip kanması, ne zaman eğilse ihtiyar, suyu içmek için, su hemen çekiliyor, kayboluyordu, ak toprağı görünüyordu ayaklarının altında, bir tanrı kurutuyordu suyu anında. Meyveler sarkıyordu tepesindeki yüksek ağaçlardan, nefis incirler, nar ve al al elmalar, tatlı zeytinler, yemyeşil meşeler... Ne zaman uzansa ihtiyar, koparmak için elleriyle, bir rüzgar fırlayıp savuruyordu onları kara bulutlara..." (Odysseia, XI. Kitap)

Smyrna bölgesinin mitolojik kralı olarak bilinen Tantalos, Zeus’un ölümlü bir kadından olan oğludur ve tanrıların sofrasına davet edilecek kadar onlara yakın bir figürdür. Ancak kibri yüzünden tanrıların bağışlamayacağı sınırları aşmıştır.

Mitolojik gelenekte tanrıların onu cezalandırmasının başlıca üç nedeni öne çıkar… Tanrısal Sırları İfşa Etmesi: Olympos sofralarında tanrıların konuştuğu gizli bilgileri ve ölümsüzlük veren naktar ile ambrosia’yı çalarak ölümlü dostlarına götürmesi. Kendi Oğlu Pelops’u Kurban Etmesi: Tanrıların her şeyi bilip bilmediğini test etmek için oğlu Pelops’u kesip pişirerek tanrılara yemek olarak sunması (Tanrılar durumu anlar, sadece Demeter dalgınlıkla omuz etini yer; Pelops sonra tekrar diriltilir).

Tantalos İşkencesi (Tantalize): Homeros’un Odysseia’da resmettiği bu ceza, Batı literatürüne ve dillerine “Tantalos İşkencesi" (İngilizce tantalize kelimesi de buradan gelir) olarak geçmiştir. Bu cezanın ana fikri; istenen, arzulanan ve hemen dudakların/ellerin ucunda duran bir şeye asla ulaşamama halidir.

Odysseus, Hades’te Tantalos’un bu bitmeyen açlık ve susuzluk ikilemi içindeki çaresizliğine tanıklık eder ve oradaki diğer gölgeleri izlemeye devam eder.

***

Bu kadar güzel hikaye olur mu? İzmir menşeli… Bütün dünyaya ders. Yok mu sinemaya aktaracak bir yiğit?