İzmir Enternasyonal Panayırı

Abone Ol
Eş dostun ''İzmir'de yaşıyorsun, ama hala fuara gitmedin öyle mi?'' dırdırına dayanamayıp, dün akşam gittim fuara, yani son gününde, yani kapanışı yaptım… En son yazacağımı en başta yazayım, sağlam hayal kırıklığı hatta şok etkisi yarattı bende, o derece yani…
Fuar, bilindiği gibi 1936'da 9 Eylül Panayırı olarak kurulmuş, 2. Dünya savaşı yıllarından itibaren de İzmir Enternasyonal Fuarı olmuş… Uzunca bir aradan sonra (8 yıl kadar) dün akşam 80'incisini gezdim gördüm… Kusura bakmayın ama ''Gençliğimin en güzel anısı, her köşesi ayrı bir fuar hatırası'' diyerek romantik takılamayacağım… İzmir Fuarı, gözlemlediğim kadarıyla taaa 1936'ya yani İzmir Panayırı'na geri dönmüş…
Bir kere artık bu etkinliğe enternasyonal kelimesini kullanmak, diğer fuarlara haksızlık olur, doğruya doğru… Dün akşam tanık olduklarımdan sonra, bunu bile beceremeyen bir İzmir, Expo'nun altından nasıl kalkmayı planlıyor diye düşünmeden edemedim… Zaten enternasyonal kelimesinin neden seçildiğini hiç anlamamışımdır… Uluslararası, milletlerarası ya da beynelmilel gibi kelimelerimiz varken, bu kelimenin tercih edilmesi bir kasıt mıdır, bir hata mıdır, bir mesaj mıdır, bir ihanet midir hala niteleyebilmiş değilim…
Neyse dönelim dün geceye… Hiç, ama hiç kimse alınmasın, fuardan çok salı pazarına benziyordu, hatta yer yer bit pazarını da andırmıyor değildi hani… Her tarafta gıda ve endüstriyel ürün satan standlar… Hatta seyyarlar… Adım başı midyeci, adım başı dönerci, adım başı dondurmacı…Tek bir zabıtayı mumla ara ki bulasın… İzmir Enternasyonal Fuarı olmuş sana Yiyecek İçecek Panayırı…
Binlerce insan alışveriş yapıyor, yiyor içiyor, çöpünü yere atıyor, kalabalığın gazıyla etrafı turlayıp duruyor…
Bu yılki tema çevre olarak belirlenmiş, ama gel gör ki pislikten çöpten adım atmak mümkün değildi… Tam bir çöp deryasıydı…
***
Oysa ki bir zamanlar İzmir Fuarı;
Küçük bir çocuk için Fuarda alınan uçan balonu, eve dönünce salonda avizenin üzerine koyup, sabah kalktığında ilk iş olarak onun orada olup olmadığını kontrol etmekti…
Yine küçük çocuk için hıncahınç kalabalıkta lunaparkta oyuncaklara binmeye çalışmak, ama annenin ''sonra geliriz şimdi çok kalabalık'' diye kandırması ve bir daha lunaparka gidememekti….
Ya da babanın omzunda konuşan gorilin önünde heyecanla korku tüneli sırası beklemekti…
Yine küçük çocuk için yukarı doğru fışkıran sudan, üstünü başını ıslatmak pahasına su içmekti…
Ebeveynlerden ''Kaybolan Montrö Kapısı'na gelsin'' direktifini almaktı…
Kısacası çocuklar için ayrı bir olay, unutulmaz bir vaka-i vakvakiyeydi… (Bilemiyorum şimdiki çocuklar da aynı keyfi alıyor mu, ya da geçmişteki fuar ile günümüz fuarı aynı şeyleri mi ifade ediyor velet dünyası için…)
Biraz daha büyük bir çocuk için, babanın açtığı standta stand bekçiliği yapmak, fuarın içinde özgürce dolaşmak, çekirdek çitleyerek istediği tiyatroyu izlemek, annenin arkadaşlarıyla birlikte ''xxi falanca pavyonda gördüm ayyyy ne kadar çirkindi'' diye geyik yapmasına tanık olmaktı…
Aynı yaştaki kuzenleriyle lunaparka gitmek, paralar bitene kadar her oyuncağa binmekti…
Bir ergen için, arkadaşlarıyla konsere gitmek, gece vakti babayı özel şoför olarak kullanmaktı…
Lunaparkın kalabalığında kaybolmak, beleş bir şeyler yiyip içmeye çalışmaktı…
Yirmili yaşlardaki bir genç için ise, bir türlü cesareti toparlayıp paraşüt kulesinden atlayamamaktı…
Kalabalığa rağmen koşu pistinde yarış yapmaktı…
Hayvanat Bahçesi'ndeki maymunları kızdırmak, Pak Bahadur'u hayran hayran izlemekti…
Gece eve döndükten sonra yorulduğunu fark etmek, anneyle ''elektrik direkleri yok ya ondan yoruluyoruz bu kadar'' geyiği yapmaktı…
***
Ailecek belli bir sırayla pavyonları gezmek, hepsinden tek tek broşür toplamaktı…
Bir elde broşürler, bir elde pamuk helva ya da kestane şekeri ''Adamlar yapıyor pehhhh…'' demekti…
Hindistan Pavyonu'nda otantik, Amerikan Pavyonu'nda teknolojik olmaktı…
Rusya ve Amerika pavyonları arasında yaşanan kıyasıya rekabetti…(Hiç unutmam, Amerika Rusya karşısında daha popüler olmak için, uzaya çıkmış araçların kabinlerini, ay taşlarını sergilerdi pavyonunda…)
Bir zamanlar, 3 haftalığına da olsa, Türkiye'nin kalbinin attığı yerdi… Tüm sanatçıların akın ettiği, o 3 haftada sahne alabilmek için birbiri ile yarıştığı etkinlikti (çoğunun burada ünlü olduğunu ise hatırlatmaya gerek bile yok…)
Kısacası fuar, dondurmaydı, uçan balondu, çiğdemdi, lokmaydı, Tariş standında şıra içmekti, kestane şekeriydi…
Hatta klorak, özgüven ve özgürlüktü…
Fuar İzmir'di…
***
Ne acıdır ki….
Fuar, artık duble eşek kadar olan ben için onun mahvolduğunu görmektir…
Resmen panayıra dönmesi, insanların boş bir poşet için birbirlerini ezmesidir…
Yerlerde pet şişeler buruşturulup atılmış broşürlerdir…
Artık olmayan tiyatrolar, olmayan konserlerdir…
Bir milyoncuların artışıdır…
Adım başı bangır bangır çalan roman müziğidir…
Karpuzunu dolma tenceresini kapıp gelenlerin, çimlere yayılanların mekandır…
Fuar'ın iyice kalitesizleştiğini görmek, dolayısıyla İzmir'in kalitesizleştiğini görmektir…
***
Fuarı bu hale getiren yöneticilere en derin saygılarımı sunuyorum, böyle bir beceriksizlik, gerçekten özel bir yetenek gerektirir nitekim…
Evet adı hala var… İzmir Enternasyonal Fuarı…
Ama gördüm ki ruhunu, rengini özelliğini hepten kaybetmiş…