Türk dış politikasında ’“eksen kayması’” olduğu doğrudur! Buna gerek var mıdır, derseniz açıkça ’“var!’” derim. ’¶
Çünkü Türk dış politikası Osmanlı’’dan beri Batı ittifakı içinde kendine bir gelecek aramış ve gereken sadakati de göstermiştir. Karşılığında ne aldığı sorusuna gelince, buna tatmin edici bir yanıt vermek o kadar kolay değil.
Son iki yüzyılda Batı ittifakında ısrar ederken istediğimizi aldık mı, sorusuna olumlu yanıt verenlerdenim:
-Fen Bilimlerindeki gelişmelere bigane kalamazdık. İstediğimizi aldık mı?Gönül rahatlığıyla ’“aldık’” diyebilirim.
-Yeni teknolojilerden yararlanmamız gerekiyordu. Teknolojide kendi standartlarımızı geliştiremedik ama her türlü teknolojiyi transfer edebildik ve personel sorunu olmadan da kullanabildik.
-Batı ile aramızda yüzyıllarca süren ve her şeyimizi tüketen savaşlara son vermemiz gerekiyordu. Lozan’’la kalıcı barış sağlanabildi mi derseniz, Kıbrıs çıkarmasını saymazsak yanıtımız ’“evet’” olacaktır.
-Ekonomimizi geliştirmemiz gerekiyordu. Hatırı sayılır borçlarımız yanında Dünyanın 17. ekonomisi olduk. Burada da başarı hanemize bir çetele atabiliriz, bence.
Madem işler yolunda gitmiş, o zaman eksen kayması da ne oluyor ki, bunun gerekli olduğunu savunuyorum?
Brezilya Devlet Başkanı De Silva’’nın da şahitliğiyle ’“deli’” olmadığımız konusunda aklandığımıza göre ’“yeni hesap da ne’” diye bir sorunun behemahal sorulması gerekir:
1993 yılında yapılan Kopenhag Zirvesi’’ne hazırlanan Bülent Ecevit’’e İngiliz Büyükelçisinin ’“AB size göre değil. Bunu fazla abartmayın. Gelin size Ortadoğu Pazarı konusunda yardımcı olalım’” mealinde bir öneride bulunur. Rahmetlinin ödü kopmak üzeredir. Yerin kulağı var der, konuyu kapatmaya çalışır. Ecevit rahmetli oldu ama görüşmenin tanıkları hayatta. Meraklısı diyalogları birebir tanıklardan öğrenebilir.
İngiltere’’nin bu önerisini fantezi gibi görenler olabilir. Gerçek öyle değil.
Bir süreden beri dünya sisteminde ekonomik bir verimsizliğin olduğu, sürdürülebilir refahın mümkün olmadığı ve eninde sonunda kralın çıplak olduğu anlaşılacaktır.
Temel sorun şudur:
Güven veren yeni ideolojilerle katma değeri yüksek yeni ekonomik üniteler kurmak ve bunu koruyacak siyasal istikrarı inşa etmek mümkün müdür?
Çin gibi kapalı bir kutu dünyanın en büyük üretim merkezi olabilmişse, mutlaka Hintlileri de çalıştıracak bir yol bulunmuştur.
Dünyanın her yerinde hatırı sayılır bir çoğunluk, aynı matematik, fizik, kimya ve biyolojiyle anlaşabilecek düzeye gelmiştir. Buna İngilizce’’yi eklemekte bir olmasa gerek. İş bu noktaya gelmişse İslam dünyası ve Afrika’’nın bir şekilde yeni bir ekonomik ünite ve siyasal istikrar merkezi olmasının dünya sistemi açısından ne sakıncası olabilir ki?Sorun olması bir yana, sağlayabileceği fayda sayılamayacak kadar fazla olmalı.
Düğmeye basılmıştır:
-İşe kuruyan otları temizlemekle başlandığını artık görmek gerekir.
-Çin sınırından başlayan ve yakın gelecekte Afrika kıtasını da himayesine alacak olan yeni ekonomik ve siyasal merkezin önündeki engellerin kaldırılması gerekmektedir. Buna uygun adımlar da atılmaktadır.
-İsrail’’in aşırı abartılmış gücü, Türkiye tarafından kırılacaktır! Bu planlanmıştır.
-İslam dünyasını çift başlılıktan kurtarmak için İran, uluslararası güçler tarafından sıkıştırılmış, tek çıkış kapısı açık tutulmuştur. Bu kapıyı kullanmanın dışında seçeneği kalmayan İran’’ın, Türkiye’’nin himayesine sığınması da takdir edilen gelişmelerdendir.
-Gelecekte maliyeti en düşük rejim, yine demokrasi olacaktır. Bu, bölgenin antidemokratik iktidarları için büyük bir tehlikedir. Proje yürüyecektir.
-Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan arasında temelleri atılan Ortadoğu Pazarı, hızla genişleyecektir.
-Halka heyecan gerek; ezilenlere de sözcü. Bunu en gür sada ile temsil makamındayız. Bu demektir ki, ’“One minute!’” ile başlayan çıkış, yakın gelecekte BM Güvenlik Konseyi gibi platformlarda adaleti haykıran, zulme tepkisini gösteren gür sadamız daha sık duyulacaktır. Yükselen heyecan dalgası, kanı kılcal damarlara kadar taşıyacaktır’…
-...
-’….
-’“Yurtta sulh, cihanda sulh’” bu dönemde yeniden tefsir edilecektir.