İyi ama yetmez!

Abone Ol

Yıllardır bu ülkede aynı soruyu sorduk: “İhracattan geri dönen ürünleri kim yiyor?”

Kimsenin yüksek sesle cevap vermesine gerek yoktu aslında. Çünkü cevabı halk zaten biliyordu. Avrupa’nın sınır kapısından pestisit nedeniyle çevrilen limonlar, aflatoksin yüzünden geri gönderilen kuru incirler, küflenmiş narenciyeler, çürümeye yüz tutmuş yiyecekler… Bir kısmı çöpe gitmedi. Maalesef iç piyasaya sürüldü. Yani ihracat standardına layık görülmeyen ürünler, dönüp dolaşıp bu ülkenin insanının sofrasına geldi.

Bu iddiaları da kimse yalanlamadı!

Şimdi Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yayımladığı yeni Bitki Karantinası Yönetmeliği ile nihayet önemli bir eşik aşılmaya çalışılıyor. Kâğıt üzerinde bakıldığında düzenleme oldukça sert:İhracattan geri dönen ürünler ilk giriş noktasında resmî kontrole tabi tutulacak. Çürüme, küflenme, kokuşma gibi ticari değer kaybı taşıyan ürünler ülkeye sokulmayacak. Uygun bulunmayanlar imha edilecek.

Doğru olan da budur. Kutluyorum. Zaten olması gereken budur.Ama insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:“Peki bugüne kadar ne oldu?”

Bu mesele yalnızca bir tarım politikası meselesi değildir. Bu, doğrudan halk sağlığı meselesidir. Daha da ötesi, ahlak meselesidir.Avrupa Birliği’nin pestisit limitleri nedeniyle geri çevirdiği bir ürünü kendi vatandaşına yedirmek, açık bir çifte standarttır. İhracat müşterisini koruyup kendi halkını ikinci kalite tüketici yerine koymaktır. Bu anlayış yıllardır sessizce sürdü. Çünkü denetim zayıftı, şeffaflık yoktu ve sistem “nasıl olsa iç piyasada satılır” mantığıyla çalışıyordu.

Türkiye tarımı uzun süredir ağır bir baskı altında. Üretici maliyet altında eziliyor. Çiftçi ayakta kalmaya çalışıyor. Aracı sistemi büyüyor. Denetim ise çoğu zaman olay patladıktan sonra devreye giriyor. Böyle bir ortamda geri dönen ürünler adeta “zararı kurtarma operasyonuna” dönüşüyor. İhracatçı zarar etmemek için iç pazara yöneliyor. Bedelini ise tüketici ödüyor.

Oysa mesele sadece çürük ürünler değil. Pestisit kalıntıları, fungusit yükü, yanlış depolama koşulları, mikotoksin riski ve zincirleme halk sağlığı sorunları var. Bugün kanserden hormonal bozukluklara kadar birçok sağlık sorununun arkasında gıda güvenliği tartışmaları bulunuyor. İnsanlar artık pazarda parlak görünen üründen korkuyor. Şahsen ben korkuyorum.

Yeni yönetmelik bu yüzden önemlidir. Ama tek başına yeterli değildir.

Çünkü Türkiye’de sorun çoğu zaman mevzuat eksikliği değil, uygulama eksikliğidir. Asıl soru şudur: Bu ürünleri kim denetleyecek? Denetimler ne kadar bağımsız olacak? İmha edilen ürünlerin kayıtları kamuoyuna açık olacak mı? Hangi firma neyi geri aldı, neden geri döndü, hangi pestisit bulundu bunlar açıklanacak mı?

Eğer bu bilgiler şeffaf biçimde yayımlanmazsa toplumun güveni yeniden oluşmaz.

Bugün Avrupa’dan geri dönen ürünlerin imha edileceği söyleniyor. Güzel. Ama kamuoyu artık yalnızca söz değil, kanıt görmek istiyor. Çünkü bu ülkede insanlar yıllarca “ihracatlık başka, bize başka” düzeninin içinde yaşadı.

İşin daha acı tarafı ise şudur… Anadolu aslında dünyanın en büyük tarım hazinelerinden biridir. Bu topraklar binlerce yıllık üretim kültürüne sahip. Zehirsiz üretimin, doğal döngünün, bazı salatalıklar anlamasa da yerel tohumun coğrafyası. Ama endüstriyel tarımın vahşi baskısı altında bugün çiftçi daha çok ilaç kullanmaya zorlanıyor. Market rafı estetiği, insan sağlığının önüne geçiyor.

Şunları bir kez daha anımsatalım mı? Tarım yalnızca ihracat rakamı değildir. Tarım önce halkını doyurma meselesidir. Sağlıklı gıda, lüks değil temel haktır.

Ve hiçbir ülke, kendi vatandaşını ikinci sınıf tüketici yerine koyamaz.

Koymamalıdır!