İran’da rejime karşı ülke genelinde yaygın ve son dönemlerdeki en sert protestoların yükseldiği bugünlerde, hemen herkesin İran’a dair bir fikri, bir planı, bir reçetesi var. Kimine göre birkaç yaptırım daha, kimine göre doğru lider, kimine göre müdahaleci Amerika… İran halkının ne yaşadığı, neye katlandığı, neyi göze aldığı ise çoğu zaman bu parlak senaryolarda yalnızca küçük bir dipnot.
Yaşadığım ülke Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde, daha birkaç gün önce, eski şahın sürgündeki veliahttı Rıza Pehlevi lehine atılan sloganlar; televizyon ekranlarında, akademik unvanlı bir gazetecinin İran’daki rejimi “dâhiyane” çökertme formülleri… Hepsi aynı yerden konuşuyor: bedel ödemeyenlerin konformist sesi!
Diaspora siyaseti: Slogan var, bedel yok
İran’daki son protestolar, yalnızca rejim–toplum gerilimini değil, İran diasporasının dışarıdan kurduğu siyasal dilinideyeniden görünür kıldı. Özellikle ABD’nin Kaliforniya eyaletinde yaşayan bazı İranlı grupların düzenlediği gösteriler bu açıdan ciddi bir tartışmayı hak ediyor.
Bu eylemlerde, 1979 sonrası Humeyni rejimi tarafından idam edilen son Türk generallerinden birinin kızının da yer alması protestolara sembolik bir ağırlık kazandırdı. Ancak asıl dikkat çekici olan sloganlardı: Rıza Pehlevi’nin İran’a dönüşünü savunan söylemler, “Trump is a genius, he is veryserious” (Trump bir deha ve o çok ciddi!) gibi komik ötesi acınası derecede gülünç ifadelerle birleşti. Aynı protestolarda atılan “Canım feda İran’a” sloganları ise bu hattın ayrı bir ironik ambalajıydı.
Buradaki temel soru şu; fedakârlık diasporadaki İranlılar için acaba ne ifade ediyor? ABD ve Avrupa’da, demokratik hakların güvence altında olduğu ülkelerde yaşayan diaspora için rejim krizi; çoğu zaman heyecan verici bir tartışma konusudur. Ama bu heyecan, gerçek bir bedel ödeme iradesiyle buluşmaz. Çünkü, rejim değişikliği çağrıları yapılırken, bu çağrıların sonuçlarını yaşayacak olanlar yine İran’daki insanlardır.
Asıl fedakârlığı yapanlar İran’da kalanlardır. Sokaklara çıkanlar, tutuklananlar, işkence görenler, hayatını kaybedenler… MahsaAmini’nin 2022 yılında, başörtüsü yasağına karşı çıktığı için katledilmesi, bu mücadelenin soyut bir slogan değil, somut bir bedel meselesi olduğunu tüm dünyaya göstermiş olmalıydı... Bu bağlamda; Kaliforniya sokaklarında atılan sloganlarla İran sokaklarında ödenen bedeller arasında, kapatılamaz bir ahlaki mesafe vardır.
Maalesef diasporadaki bazı çevrelerin dili, bu mesafeyi daha da büyütüyor. Özellikle Donald Trump’ı öven sloganlar, İran’a yönelik bir dış müdahaleyi adeta davet eder nitelik taşıyor. Demokrasiyi, hukuku ve uluslararası kuralları açıkça hiçe sayan bir figürü “İran’ın kurtarıcısı” gibi sunmak, politik naiflikten öte, ülkenin egemenliğini hiçe sayan bir yaklaşım anlamına geliyor. Bu noktada Rıza Pehlevi figürü de karmaşık İran toplumundan koparılmış “kolay bir çözüme” indirgeniyor. Oysa İran’ın meselesi, tek bir ismin dönüşüyle çözülebilecek kadar basit değildir.
Televizyon ekranından rejim çökertmek
Bu tabloya bir de ekranlardan yapılan “stratejik” öneriler ekleniyor. 14 Ocak 2026’da bir haber analiz programında, Amerika’dan yayına bağlanan, akademisyen kimliği de bulunan bir gazetecinin dile getirdiği görüşler, meseleyi başka bir boyuta taşıyordu. Dehşetle dinlediğim söz konusu yoruma göre ABD, İran’a baskı kurmak istiyorsa Çin ile anlaşmalı, Çin’in İran’dan petrol alımını durdurmasını sağlamalıydı. İddiaya göre İran petrolünün yaklaşık yüzde 90’ı Çin’e satılıyor; bu hattın kesilmesi İran ekonomisini çökertir, ekonomi çökünce rejim de çökerdi.
Bu, uluslararası siyasette çok tanıdık bir mantık; ekonomik boğma yoluyla rejim değişikliği. Peki bu boğulma sırasında kim nefes alamayacak? İran hakkında ahkam kesenler değil elbette! Ekran karşısında atıp tutanlar da değil. Güvenli ülkelerde yaşayanlar hiç değil. Bedeli yoksullukla, işsizlikle, ilaçsızlıkla, açlıkla ödeyecek olan sırdan insanlar ne yazık ki…
Bir akademisyenin ya da gazetecinin, açık ya da örtük biçimde bir halkın sefaletini “rejimin çökmesi için gerekli bedel” olarak önermesi, ciddi bir etik sorun taşıyor. Üstelik geçmiş deneyimler şunu gösteriyor ki ekonomik yaptırımlar çoğu zaman rejimleri zayıflatmaz; daha baskıcı hâle getirir, toplumu içe kapatır, muhalefeti ezer, dış düşman söylemiyle iktidarı tahkim eder. Bu nedenle, “Ekonomi çökerse rejim de çöker” varsayımı hem indirgemeci hem de fazlasıyla rahat bir iyimserliktir.
ABD–Çin anlaşmasının gerçekçiliği ise ayrı bir tartışma konusudur. Çin’in İran’la ilişkisi yalnızca ticaret değildir; enerji güvenliği, jeopolitik denge ve ABD hegemonyasına karşı konumlanma boyutlarını da içerir. Çin’in, Washington’un talebiyle İran’ı boğmayı kabul etmesi bugünkü küresel dengelerde son derece tartışmalıdır. Ama diyelim ki oldu. Ortaya çıkacak insani tabloyu kim üstlenecek?
Sonuç olarak, İran’daki rejim eleştirisi ve değişim talebi meşrudur. Ama şunu açıkça söylemek gerekir; kimsenin, güvenli ülkelerden oturup İran halkına nasıl acı çekeceğini tarif etmeye hakkı yoktur. Kimsenin, İranlıların yoksullaşmasını “stratejik maliyet” diye meşrulaştırmaya ahlaki yetkisi yoktur. Kimsenin, başkalarının ölümü üzerinden siyasi güzelleme yapma lüksü yoktur. Rejimler değişse de yoksulluk, travma ve toplumsal yıkım nesiller boyu sürebilir. Bu düzlemde; İran halkı, kurtarılacak bir proje değil, kendi kaderinin öznesidir. Dışarıdan kimsenin, bu halk adına bedel biçmeye hakkı yoktur.
İran’ın bugün karşı karşıya olduğu temel mesele; toplumsal bütünlüğünü koruyarak siyasal dönüşümünü gerçekleştirebilme kapasitesidir. Tarih, dış baskılarla, ekonomik boğmayla ya da ani iktidar boşluklarıyla “çöktürülen” devletlerin çoğu zaman demokrasiye değil, uzun süreli kaosa, iç çatışmalara ve parçalanmaya sürüklendiğini defalarca göstermiştir. İran gibi çok katmanlı, çok kimlikli ve jeopolitik olarak kırılgan bir ülke için bu riskler hayati düzeydedir.
Bu nedenle esas sorun, mevcut siyasal yapının, içeriden ve kademeli biçimde demokratik bir cumhuriyete evrilebilmesidir. Reformist bir yönetim perspektifi tam da burada anlam kazanır. Bu perspektif ne statükoyu kutsayan bir teslimiyet ne de her şeyi yakıp yıkmayı marifet sayan bir devrimci romantizmdir. Aksine, devletin kurumsal sürekliliğini korurken, hukukun üstünlüğünü, siyasal çoğulculuğu ve yurttaşlık temelinde eşitliği inşa etmeyi hedefleyen rasyonel bir dönüşüm aklıdır.
İran’ın geleceği, dış aktörlerin masa başı senaryolarında ya da diasporanın slogan siyasetinde değil; içeride toplumla devlet arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasında yatmaktadır. İslami referansların siyasetin tek meşruiyet kaynağı olmaktan çıkarılması, dini alanla kamusal alan arasındaki sınırların yeniden çizilmesi ve siyasal iktidarın halk iradesine gerçek anlamda hesap verir hâle gelmesi, bu dönüşümün temel eşikleridir. Demokratik bir cumhuriyet, ancak böyle bir evrim süreciyle, yani yıkmadan dönüştürerek mümkün olabilir.
Asıl mesele, İran’ı “kurtarmak” değil; İran’ın kendi iç dinamikleriyle, parçalanmadan, iç savaşa sürüklenmeden ve toplumsal dokusunu yitirmeden yeniden ayağa kalkmasını sağlayacak bir siyasal aklı beslemektir. Reform, bu anlamda bir erteleme değil; aksine, kaosu ve bölünmeyi önlemenin tek gerçekçi yoludur. İran’ın ihtiyacı olan şey, dışarıdan dayatılan reçeteler değil; içeriden filizlenen, toplumu bölen değil birleştiren, devleti zayıflatan değil dönüştüren bir demokratik cumhuriyet ufkudur.