İnsanlar’…

Abone Ol
İnsanlar yürürler, koşarlar, düşerler, düş kurarlar. Birileri başkasının kurduğu düşlere inanır. Tavanlar, çöker, duvarlar birbirine yaklaşır, yer yarılır, gök delinir.’¶ İnsanlar düşerler ve düş kurarlar. Başkalarının yerine de düş kurabilenler, beklemezler, beklemedikleri için hayal kırıklığına da uğramazlar. Beklenti, hayal kırıklığına yol açar, o zaman düş kurulmaz, tavan çöker, yer yarılır....
Hepimiz ayak numaramız kadar yer kaplıyoruz yeryüzünde, otuzsekiz, kırk, otuzyedi... Ne daha az ne daha çok. Hepimiz altmış yıl, kırk yıl, seksen yıl, belki altı ay kalıyoruz yeryüzünde... Hepimizin sayısal bir değeri var öyleyse NEDEN! hepimiz dünyadan taştık, evren vatandaşıyız... Gün gelecek dünyayı terk edip evrende bir yerlerde varlığımızı sürdüreceğiz, öyleyse NEDEN!.. İnsanlar, ayrılırlar, birleşirler, seslenirler, söylerler. İnsanlar birbirlerini tanımaya çalışırken onlarca duygudan geçerler... İnsanlar sabretmeliler, İnsanlar düş kurmalılar, güzel düşler... İnsanlar başkaları içinde güzel düşler kuranları kırmamalılar, gözyaşları değerlidir, gözyaşları güzel duyguların dön suyu olmalıdır.... öfke, kıskançlık, çekememezlik yakışmıyor düşmeden düş kuranlara....
Hadi hep birlikte derin bir nefes al bütün pozitifi çek, nefes ver negatifi at.... Günde beş kez...
İşte aklımda bu düşüncelerle dolaşıyorken İzmirli öykücü Sevgili Gönül Çatalcalı geldi aklıma. Kurduğu düşleri kimi zaman sahilden bulduğu taşların, tuvallerin üzerine resmeden, kimi zaman öyküleriyle yüreklerimizin en derinine dokunan sanatçı’…Varlık dergisi Nisan sayısı için ’“Yedi Yeşil Fil’” öykü kitabı üzerine Gönül Çatalcalı ile yaptığım söyleşiden bir bölümü de sizlerle paylaşmak istedim.
Resim sanatı ile de ilgilendiğinizi biliyoruz sevgili Çatalcalı, ’“Yedi Yeşil Fil’” de bütün olarak bakıldığında çok renkli büyük ve güzel bir tablo gibi, resim sanatı kaleminize nasıl yansıyor?
G.Ç: ’“Yedi Yeşil Fil’’i çok renkli büyük ve güzel bir tablo olarak algılamanız beni sevindirdi. Bence sanatın tüm dalları birbirini besler, birbirinden beslenir. Grift bir ilişkidir bu. Resim, müzik, mimari, heykel’… Edebiyat geniş kanatlıdır, kucaklayıcıdır, hepsinden beslenir ama bence en çok resim sanatından. Duyguların renklerle ifadeleri vardır. Resimle uğraşan kişinin görsel, seçici, ayrıştırıcı algıları gelişmiştir. Mekanlardaki, görüntülerdeki farklılıkları kavrama süresi ve biçimi farklıdır. Bu edebiyata da yansır doğal olarak. Dilin olanaklarının yanı sıra resmin sınırsız olanaklarından da yararlanmak gibi bir açılım kazandırır yazara.
Öykülerinizde büyük şehirlerin ara sokaklarına, varoşlarına sıkışmış insanların kurgusal hikayelerine daha fazla yer veriyorsunuz, neden?Ve tabii yol öyküleri de dikkatçekiyor.
G.Ç: Büyük kentlerin küçük semtleri ya da büyük binalar arasında kendilerini ’“öteki’” hisseden insanlar’… Anlattığım ne olursa olsun kurgu en çok önemsediğim öğedir öyküde. Semih Gümüş, ’‘gerilimi kışkırtan öğedir izlek’’ der. Tek bir temadan yola çıkarak yüzlerce kurgu yapabilirsiniz. Varoşlar, ara sokaklar öykü kaynayan, hayatın en acıklı nabzının attığı yerlerdir. Bir kentin düzenli ana yolları, tertemiz parkları, nezih lokantaları o kentin yalnızca bir yüzünü verir. Oysa kent nesneler gibi üç boyutlu değil, çok boyutludur. Kenara köşeye sıkışmış yaşam mücadelesi veren, aramızda ’“görünmez’” olarak yaşayan insanların varlığını duyumsatmak, onları görünür kılmak istedim bu kitaptaki pek çok öyküde. Kapitalist sistemin dişlileri arasında öğütülmemek için mücadele veren bu insanları, tüketime yönelmiş günümüz insanına bir kez de ben göstermek istedim. Okunabilir olması için de sürpriz sonlu öyküler biçiminde kurguladım onları. Yol öykülerine gelince’… Yol öyküleri edebiyatımızda çok işlenmiştir. Yollar nasıl tükenmezse, öyküleri de öyle, hiç bitmeyecek. Bir hesaplaşma zamanıdır yolculuklar, özellikle yalnız çıkılmışsa’… Her yolculuğu bir içsel sorgulama olarak alırsak yolculuk bitimindeki ’“ben’” başlangıçtaki ’“ben’” den farklıdır. Yolculuklarda hayatın başka bir yanını tanır insanlar, kendilerinin başka bir yüzünü’… Kendilerine değmeyen, değmediğini sandığı hayatların bile bir biçimde kendilerine dokunduğunu’… İnsana, hayata, yaşam biçimlerine ilişkin ön yargılarımızı yeniden sorgulamak zorunda kalırız yollarda. Yolculuğu, yollarda olmayı severim. Buket Uzuner kadar çok seyahat edip onun kadar çok yol hikayesi biriktirebilmeyi isterdim’…
Sevgili Gönül Çatalcalı özgeçmişinizde ’“Dünya Vatandaşıyım’” diyorsunuz, bu cümleden öykü evrenine evrensel bir bakış açınız olduğunu söyleyebilir miyiz?
G.Ç: Bütün bu etnik köken tartışmalarından öyle bunaldım ki’… ’“İnsan, yaşam ve ölüm’” gerçeğini kavradıktan sonra bu köken tartışmalarına sıcak bakabilmek, kendini bir yere delice ait hissedebilmek olası değil. Kaldı ki acı, sevinç, mutluluk, aşk, dostluk, insana ilişkin evrensel duygulardır. Üstlerine giydirilen elbiseleri soyduğunuzda altında insanlığın ortak değerlerini bulursunuz. Biz de bu ortak değerler üzerine yazıyoruz zaten. Bu nedenle edebiyatın sınırları yoktur. Marquez, dünyanın bir ucunu, Latin Amerika’’yı anlatır. Hem Latin Amerika’’ya büyük bir bağlılıkla yazıp hem de dünyanın her tarafında okunur ve sevilir olmak, insan olgusunun, onca farklılığa karşın temelde insanın özünün aynı olmasından ileri gelir. Fransız yazar Zola’’nın Germinal’’de anlattığı maden işçileri, dünyanın her yanındaki madencilerin çalışma koşullarının bir örneğidir ve sömürü aynı sömürüdür. Yazmak evrenseldir, bu yazan kişiyi de aidiyetsiz kılar. Körüklenmiş milliyetçilik duygularıyla yazanlar yerele sıkışıp kalmaktan kurtulamazlar. Silahı ve savaşı olumlayan kişi evrensel olamaz. Sevgili Türkan Saylan’’a Hindistan’’da uluslararası Gandhi ödülü veriliyorsa, başarının ve insana hizmetin sınırı yok demektir. ’“Hepimiz Hırant’’ız’” diyebilen insanların soyağacı saplantılarına düşmeleri, sınırlar içine sıkışıp kalmaları beklenemez. Evet, sevgili Handan, sordunuz, söyledim; ben bir dünya vatandaşıyım bütün bu anlattıklarım nedeniyle ve öykülerim de dünyanın her yerindeki insanların sevinç, coşku, acılarına tanıklık eder başarabildiğim ölçüde, etmelidir.