Güzel Anadolumuz

Abone Ol

Haftalar önce Yumuşak Güç isimli bir köşe yazısı yazmıştım burada. Ülkelerin savunması, sınırların şekillenmesi ne kadar asker, silah, top, tüfekle olsa da bir de görünmez başka savunma/saldırı, şekillendirmeler her daim gündemde. SoftPower yani yumuşak güç denen bu şekillendirmeler de öncelikle akademik çalışmalarla, bilimsel yayınlarla, arkeolojik kazılarla ve yazılı/görsel basının yönlendirmeleriyle oluyor demiştim.

Geçtiğimiz günlerde Millî Eğitim Bakanlığımız çok olumlu bir adım attı ve ders kitaplarında, müfredatta bazı anlatıları değiştirdi. Anlatı (Narrative) sözcüğü son yıllarda girdi yaşamımıza. Her şey bir anlatı aslında ve bize nasıl anlatılırsa biz öyle anlıyoruz. Anlatı gerçek mi? Yoksa yalnızca bir anlatma şekli mi? Gerçek bambaşka olabilir mi?Gerçeği aramamız gerekir mi? Arayıp bulunca da gerekli doğru anlatıyı sunmalı mıyız?

Batı Kaynaklı Anlatılar

Bu açıdan Millî Eğitim Bakanlığı eski, Batı kaynaklı anlatıların yanlışlığına dikkat çekip, gerçeği gözler önüne serdi. Batı bu konuda çok önde, yüzyıllar boyu dili kullanarak anlatılarını şekillendirmiş. Akademik çalışmaları yönlendirmiş, hala da yönlendiriyor. Örneğin köle ticaretini ve köleciliği normal göstermek için ırkçılığın, sömürgeciliğin tohumlarını atıp çok iyi yeşertmiş.

Teni koyu olana “Siyah” demiş (siyah kiri kapatır, olumsuz bir anlam içerir) oysa o kişiler siyah değil, teni daha koyu. Kendilerine beyaz demiş (gelinlik de beyaz, masumiyetin, temizliğin rengi) oysa kâğıt gibi, gelinlik renginde beyaz kimse yok. Yani kendilerini temiz, masum gösterirken, köle olarak çalıştırdıklarını kirli, karanlık olarak göstermiş. Bu bir anlatı örneği ve gerçek değil. Rengi koyu olanlar 500 yıldır sömürülmüş, hala daha ırkçılıkla mücadele ediyorlar.

Kim Barbar?

Benzeri anlatı bizim tarihimize de yansıyor. Batı kendisi, kölelere barbarlıkla yapmadığını bırakmazken, bize barbar demiş, kendisine uygar. Bu sözcükler bilinçaltımıza kadar işlemiş. Sömürgeciliğin ve köle ticaretinin başlangıcını “Coğrafi Keşifler” olarak masumlaştırarak anlatmış örneğin. Veya sözlük anlamı “yolculuk, seyahat” olan “sefer” sözcüğüyle bize yıllarca Haçlı Seferleri olarak anlatılan şey aslında “yolculuk, seyahat” değil, düpedüz “HaçlıSaldırıları”…

Yazılı tarihimiz bu tür hatalarla dolu ancak adım adım düzeliyor. Ben burada bugün ve gelecek haftalarda uzmanlarından bilgi alarak arkeolojiye değinmek istiyorum. Çünkü tarihin ilk adımı arkeoloji. Yurdumuz, topraklarımız, Anadolu’muz binyıllarca farklı topluluklara, medeniyetlere ev sahipliği yapmış. Bunlar bizim büyük büyük dedelerimiz, Atalarımız…

Tarihimize Sahip Çıkalım

Homeros’un ünlü İlyada ve Odise’si bu topraklarda yazılmış. Truva bu topraklarda. Oysa kazılar ve sonuçları Grek, Roma deyip öncesini görmezden gelmiş. Şimdi, yavaş yavaş belirli akademisyenlerle, Roma ve Grek öncesi defark edilemeye başlanıyor ama biz topraklarımızın tarihinin yazılmasını Batılılara mı bıraktık? Homeros, Anadolu’nun filozofları, Anadolu’nun bunca değerli insanı varken, Grekler Anadolu’ya gelmeden önce bu topraklarda yaşamış kimler vardı acaba?

Topraklarımızın tarihini anlatan, yani bir “anlatı” sunan neden Batılılar? Kazı başkanları neden yabancılar? Onlar kendi Avrupa medeniyetlerini öne çıkarmak için yalnızca Grek ve Roma üzerinde mi durmuşlar, öncesini yok mu saymışlar? Umarım müfredatımıza Batı Anadolu’muzda yeni dile getirilmeye başlanılan, Grek kolonileştirilmesi öncesi var olmuş Luvi medeniyetleri de girer bir gün. Ben de arkeologlardan öğrendiklerimle bu konudaki araştırmaları ilerideki haftalarda sizlerle bilgi paylaşacağım…