Her ne kadar işimiz spor yazarlığı olsa da, Jabulani’’nin yuvarlaklığından çok, etrafımızdaki küresel gelişmelere duyarlıyız, bugünlerde
Ne sağcıyız / Ne solcu / Futbolcuyuz futbolcu / deyip de yurt çemberinde yaşananlara ise hiç kayıtsız kalamıyoruz.
Gidenlerin türküsünü çığırır olduk bu aralar.
Önce sıcak bir Haziran pazarında, acı bir sürpriz yapan gazeteci dostumuz Fevzi Yılmaz’’ı uğurladık, Narlıdere’’den’… Fevzi Yılmaz onurlu, özverili bir gazeteciydi. Futbol antrenörlüğünü Anadolu’’nun değişik köşelerinde, bir misyoner edasında sürdürdükten sonra bizim çileli mesleğe transfer olmuştu. Takla atıp malı götürenlerle, üç günde umutlara takla attırıp peşinatları cebe indiren ve hemen yeni bir sayfa açanların hükümran olduğu bir dünyada yapamamıştı, Fevzi Yılmaz... Futboldan boyunun ölçüsünü almamış gibi, gazete çıkarmak gibi ’“Don Kişot’”vari bir işi seçmişti. Keşke cenazesindeki kalabalık sağlığında yanında olsaydı da. . .
. . .
Yiğit bir futbol savaşçısı Gode Cengiz’’i 25. yokluk yılında anarken, İlhan Selçuk’’un acı haberi geldi. ’“Pencere’” bir daha açılmamak üzere kapanmıştı. Selçuk’’un vefatını ’“çoklu organ yetmezliği’” olarak açıklayan doktoru, özellikle gözaltı sürecinin onu çok sarstığını vurguluyordu. Kolay değil, büyük çoğunluğu baskı, işkence, zulüm altında geçmiş son demlerinde bile rahat yüzü görmeden geçmiş, çileli, koca bir 85 yıl.
İlhan Selçuk, çocukluktan gençliğe geçtiğimiz yıllarda, 68 kuşağının son uzantıları olarak yurtsever, devrimci, demokrat ve Atatürkçü olarak ülkeyi, dünyayı sorgulamaya başladığımızda hep yanıbaşımızdaydı. Lay lay lom gençlik modeli yerine, yaşamın hep zor ama, onurlu tarafında durmaya çalışırken, penceresinden bizlere hep ışık tutmuştu. Yılların getirdiği bir alışkanlık değil, fikirleri, yaşamı, cumhuriyetçiliği, Atatürkçülüğü, demokratlığı, insanlığı, dürüstlüğü, onurlu yaşamayı gazete sütunları üzerinden paylaşmaktı, Cumhuriyet’’in ikinci sayfasından o aydınlık ’“Pencere’”yi aralamak.
İçimizden bir şeyler koptu, o aydınlık pencere artık gazetesindeki köşesinde kapandı ama, onun sayesinde beynimizde, düşüncemizde ve yüreğimizde binlerce ışıklı pencere aralandı. Devrimci, demokrat, yurtsever ve Atatürkçü olarak, onun izinden gitmek de boynumuzun borcu’…
. . .
Her gün yeni acı haberleriyle uyanır olduk güne. Ya kahpe bir kurşunun ucunda, ya kalleş bir mayın üzerinde, ya da yol kenarında sinsice patlayan bir bombanın ardında’…
Nice umutlarla, nice emeklerle yetiştirdiğimiz, ellerine kınalar yakıp askere yolladığımız, bu ülkenin geleceği, gencecik filizlerimiz, al bayrağa sarılı tabutlar içinde döndüler ana kucaklarına. Ateşler daha sık düşer oldu ocaklara.
Bu ülkeye emek veren, hizmet edenler, kelleyi koltuğa alıp dövüşenler, asker, sivil, gazeteci, aydın, bilim adamı’… İçeriği incir çekirdeğini doldurmayacak, ama yazılısını ciltler almayacak saçma sapan gerekçelerle içeri tıkıldılar. İçerdeki başkaları ise neredeyse kuş sütüyle beslendikleri adalarından ölüm fermanları yayınladılar. Yıllardır bu topraklar üzerinde kardeşcesine yaşayanları kanlı planlarıyla bölmek isteyen iç ve dış odaklar ellerini oğuşturuyor.
Kendi coğrafyasında yaşananlara gerekli duyarlığı ve ataklığı göstermeyen zinhiyet, Orta Doğu’’da yeni adresler arıyor.
Başına çuval geçirilmesine seyirci kaldığımız, sınır ötesi harekatları kısıtlanan, istihbarat kaynakları küstürülen, kurmaylarının mahkeme koridorlarını arşınlama burukluğunu yaşadığı şanlı ordumuz, tüm bunlar yetmezmiş sinsice yıpratılmak isteniyor.
Eşkıya bozuntuları toplumu tedirgin etmek, ortaya umutsuzluk, yılgınlık yaymak için en soysuz, en kalleş planlarını yürürlüğe koyarken, ne acıdır ki bu durumu önlemedeki yetersizliğin ardındaki gerçekleri sorgulamak dururken, faturanın bir bölümü yine görsel ya da yazılı basına, yani medyaya kesilmek isteniyor.
Gidenlerin Türküsü kulaklarımızda daha sık çınlar oldu son günlerde.
Şimdi önümüzde salt bizleri değil, yarınlarımızı, gelecek kuşakları da ilgilendiren önemli bir soru var
Beynimiz, yüreğimiz, bileğimiz de gidenlerin arasına mı katılacak?Yoksa kalıp savaşacak mıyız?