'Fetih 1453 ' (2012) filmi, üç yıllık bir çalışmanın ürünü olarak şimdiye kadar Türkiyede üretilmiş en yüksek bütçeli filme özgü efektleriyle vizyona girdi. Yönetmenliğini Faruk Aksoy'un üstlendiği film, II. Mehmet tarafından Kostantinepolis'in fethinin öyküsünü anlatmaktadır.
Filmin başlangıç sahnesi Hz. Muhammet'in 'Kostantiniye bir gün feth olunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel asker, onu fetheden komutan ne güzel komutandır' sözlerini vurgulayıcı bir mizansenle açılır. Arabistan'ın Medine kentinde Şahabeler tarafından Arapça dili kullanılarak bu söz aktarılır. Film II. Mehmet'in (Devrim Evin) ikinci kez tahta çıkarılması ve kostantinepolisi fethetmeyi amaç edinmesi ile devam eder, fakat film anlatısı içinde II. Mehmet filmin ana kahramanı olmak yerine, bir dava adamı olarak tek boyutlu bir tiplemeye dönüşür. Bu tek boyutlu anlatımdan Bizansllılar da korkak, rüşvetçi, komplocu ve kendi dillerini bile kullanmalarına gerek görülmeyen olarak nasibini almaktadır. Filmin öykülenmesinde II. Mehmet'e dair karakter oluşturmaya yönelik bir anlatım çabası söz konusu değildir. Bu bağlamda baba sevgisi görmemiş ve tahttan bir kez indirilmenin kompleksinin de baskısıyla fetih yapmayı takıntı edinmiş bir tiplemeye indirgenmektedir. Bu bağlamda baş kahraman olarak II. Mehmet'in kendi ailesi ve diğer ilişkiler içinde kişisel yetenekleri ve zekasına yönelik çok perspektifli insani özellikleri göz ardı edilmektedir. Filmin diyalogları didaktik ve doğallıktan uzaktır. Kullanılan dijital efektlerle birlikte savaş sahneleri gerçekten Türk sinemasında tekniğe bağlı anlatım olarak aşama kaydetmektedir.
Filmin yüksek bütçeyle çekilmiş savaş ve aksiyon sahnelerinde yakaladığı başarı, senaryo açısından zaafları daha da üzücü kılmaktadır. Filmde senaryo açısından en temel hata, yardımcı oyucular ya da ikincil rollerdeki kahramanların baş kahramanı öne çıkarmak işlevini yerine getirememiş olmalarıdır. Filmde Ulubatlı Hasan (İbrahim Çelikkol) tiplemesi baş kahramandan daha çok insani boyutlarıyla ve kişisel yetenekleriyle ön plana çıkmaktadır. Ayrıca senaryoda belirgin hatalardan birisi de Akşemsettin'in (Raif Hikmet Çam) sahneye çıkma şeklidir. Akşemsettin savaş esnasında üst üste yaşanan başarısızlıklar ve sürecin uzaması sonucu bunalıma giren II. Mehmet'e moral ve cesaret vermek için birden ortaya çıkmaktadır. Bu ortaya çıkış tarzı 90' lı yıllarda 'Minyeli Abdullah' gibi İslami yönelimli filmlerde de kullanılan bir motiftir. Bu filmlerde kahraman zorluklar karşısında çaresiz kaldığı anda rüyasında ak saçlı, sakallı, beyaz giysili, yaşlı ihtiyar bilge görünür ve kahraman onun tavsiyeleriyle tekrar güç kazanır. 'Fetih 1453' filminde de Akşemsettin'in ortaya çıkması bu filmleri hatırlatmaktadır. Oysa öyküleme açısından kahramanın savaşı kazanmasında eyleme geçiren olarak anahtar rol oynayan bir figüre filmin ilk sahnelerinde de yer verilerek seyirciye ön tanıtım yapılması gerekmektedir. Bu tanıma sayesinde kahramanın içine düştüğü zorluklar ya da düğümler karşısında yaşadığı çaresizlik anında seyirciye 'Akşemsettin gelseydi iyi olurdu' hipotezini kurdutmak gerekmektedir. Bu hipotezden sonra Akşemsettin'in ortaya çıkması daha inandırıcı ve doğal olacaktır. Ak Şemsettin'in II Mehmet'in yetişmesinde üstlendiği önemli rol ve yakın ilişkilerini vurgulayıcı sahneler seyirci açısından Akşemsettin'in öykülemede akıl hocası işlevini daha inandırıcı kılabilirdi.
Filmde II. Mehmet'in kuşatmada karşılaştığı zorluklarına dair düğümler ve bunlara karşı üretilen zekice çözümler incelikli bir dramatizasyon çabasıyla işlenmeksizin, Ulubatlı Hasan'ın kişisel kahramanlık öyküsüne kaymaktadır.
Ulubatlu Hasan'ın Savaş ve döğüş sahneleri gereğinden fazla uzatılmaktadır. Filmin sonunda ise II. Mehmet Kostantinepolis'i alır ve düşmanın tehlikelerine karşı kiliseye sığınan halkın içine korunma önlemi alınmaksızın girer. Daha önceki sahnelerde kendi çocuğuna göstermekte zorlandığı sempati ve sevgiyi bu sahnede inandırıcılıktan yoksun bir biçimde orada bulunan bir çocuğa birden kanı kaynayarak gösterir. Fethedilen halkın yapay memnuniyeti ile film sona erer.
Sonuçta 'Fetih 1453' filmi, Mahsun Kımızıgül'ün 'Newyorkta Beş Minare' (2010) filmi gibi teknik anlamda Hollywood filmlerine özgü gelişkin bir anlatıma yaklaşırken, senaryo açısından henüz katetmemiz gereken mesafeler olduğunun göstergelerini de içinde barındırmaktadır. Bu bağlamda üretilecek bir sonraki Türk filminde gelişkin teknik ve estetik olanakların kullanımının yanısıra titiz bir senaryo çalışmasına da önem verilmesinin altını çizmek gerekmektedir.