Tam 92 yıl önce…
Ve…
Bugünden iki gün önce…
Yıldız Tarihi; 23 Aralık 1930…
Genç Cumhuriyet…
Henüz 7 yaşında…
İzmir'in Menemen İlçesi…
Salı sabahına uyanıyor…
Müftü Camii'nin önü…
Her zamankinden daha kalabalık…
Üstelik…
Menemen'de o sabah buz gibi bir hava hakim…
Sabahın erken saatlerinde camiye gelenler…
İçeride zikir yapan tuhaf kılıklı adamları görünce şaşırıyor…
Namaz biter bitmez…
Bir anda…
Şeriatın simgesi yeşil bayrağı göğsünden çıkaran Derviş Mehmet…
Ağzından tükürükler saçarak…
Camiye gelenlere bağıra bağıra sesleniyor:
'Ben mehdiyim… Ülkeye yeniden şeriatı getirmek için seçildim… 100 bin kişilik Halife Ordusu, şehre girmek için bekliyor… Bu çağrıya uymayanlar kendini ölmüş bilsin… Artık Cumhuriyet yasaları bitti, şeriat yasaları geldi… Buna uyan uyar, uymayan kılıçtan geçirilmeyi göze alır… Artık şapka kalkacak, yeniden fes giyilecek…'
***
Camiye gelenler şoke olmuştu…
Derviş Mehmet, bi'adım daha ileri gitti…
'Bana kurşun işlemez…' demeye başladı…
Müftü Camii'nde yaşananlar alaya uçurulmuştu…
Gencecik yedek subay Kubilay hemen olay yerine gönderildi…
Yanında sadece iki bekçi vardı ve…
Tüfeklerindeki mermiler, manevra mermileriydi(!)…
Kubilay caminin önüne geldiğinde ayin hala sürüyordu…
Genç Teğmen…
Derviş Mehmet'i yakasından kavradığı gibi bağırdı:
'Bu gösteriye hemen son ver…'
Derviş Mehmet, silkindi…
Kendini Kubilay'ın elinden kurtardı…
Yine bağırmaya başladı…
Sıtma görmemiş sesiyle…
Sabahın sessizliğinde ortalığı çınlatıyordu:
'Ben Mehdi'yim, bana kurşun işlemez…'
Kubilay, korkutmak için havaya ateş emri verdi…
Ancak göstericiler dağılmadı…
Derviş Mehmet çevresine dönmüş bağırıyordu:
'Gördünüz işte! Bana kurşun işlemez; ben Mehdiyim…'
Bu arada Derviş Mehmet'in adamlarından biri…
Teğmen Kubilay'a ateş etti…
Sırtından vurulmuştu genç subay…
Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki ise…
Tabancalarını çekmeye fırsat kalmadan oracıkta şehit edildi…
***
Yaralı Kubilay, ayağa kalkarak, olay yerinden uzaklaşmak istedi…
Cami duvarına geldiğinde gücü tükendi, yığıldı…
Derviş Mehmet'in gözünü kan bürümüştü…
Koştu yaralı teğmene yetişti…
Belinden ucu testereli bağ bıçağını çıkardı…
Yerde yatan ve hala nefes alan teğmenin başını saçlarından kavradı ve…
Koyun boğazlar gibi Kubilay'ın başını gövdesinden ayırdı…
İnsan kılığındaki Canavar…
Bununla da yetinmedi…
Kahraman teğmenin gözleri yarı aralık kanlı başını…
Yeşil bayrağın takılı olduğu sırığın ucuna geçirmeye çalıştı…
Başaramadı…
'Bana bir ip bulun…' diye bağırdı…
Kahveci çırağının getirdiği ipin yardımıyla…
Kahraman Kubilay'ın başını sırığa geçiren Derviş Mehmet…
Üstü başı kan içinde ayine devam etmeye başladı…
***
Bir süre sonra olay yerine yeni bir askeri birlik gönderildi…
Karşılıklı silahlı çatışma uzun sürmedi…
Derviş Mehmet ile birkaç yandaşı askerlerin kurşunlarıyla can verdi…
Destek verenler de hemen yakalandılar…
***
O günün akşamı…
Saatler, 19.00'u gösteriyor…
Atatürk…
Kahreden haberi öğrendiğinde…
Yanında…
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Kazım Özalp…
Başbakan İsmet İnönü…
Milli Savunma Bakanı Zekai Apaydın…
Ordu Müfettişi Fahrettin Altay Paşa var…
Hepsi yere bakıyor…
Kimse…
Gazi'yle göz göze gelmek istemiyor…
Atatürk…
Yanardağ gibi patladı:
'Bu ne haldir, mürteciler hükümet meydanında ordunun subayını din adına boğazlayabiliyorlar… Binlerce Menemen'liden kimse çıkıp mani olmuyor, bilakis tekbirlerle teşvik ediyorlar... Yunan idaresi altındayken bu hainler neredeydiler? Onların namusunu ve dinini kurtaran ordunun bir subayına reva gördükleri bu saldırının cezasını yalnız hain katiller değil, hepsi en ağır şekilde çekmelidir… Bu Cumhuriyet'i ve bizim başımızı kesmektir… Bundan bütün Menemen sorumludur… Bu kasaba (Vilmodit) ilan edilmeye müstahak olmuştur…'
Menemen halkının…
Niçin kanlı olaya müdahale etmediklerini içine sindiremiyordu…
O öfke içinde…
Menemen'in boşaltılmasını ve top ateşine tutularak…
(Vilmodit denilen ceza işte bu…)
Yerle bir edilmesi emrini verdi…
Yakınları Ulu Önder'i zor vazgeçirtti…
Ardından da Divan-ı Harp kuruldu…
Yargılamadan sonra suçlular idam edildi…
***
Bilir misiniz?
Bunca yıldır, hep merak edildi…
Teğmen Mustafa Fehmi Kubilay ve askerlerinin…
O gün niçin gerçek kurşunları yoktu?
Bi'düşünün…
Henüz emekleyen Cumhuriyeti yıkmak için…
Gerici bir ayaklanma başlıyor ve…
Göstericileri dağıtma görevi silahsız bir Teğmen'e veriliyor?
Hakimiyeti Milliye Gazetesi…
O günlerde şöyle yazıyor:
'Kalabalık Mehdi ve çetesine hüsnü kabul gösterdiğinden Jandarma Kumandanı telefonla Alay Kumandanlığına haber verdi… Kasabanın az olan jandarması hapishaneyi koruyordu… Eğer bu kuvvet alınırsa hapishaneye hücum edilerek içerdeki kaçırma tehlikesi vardı…'
***
Keşke…
Menemen'deki hapishaneyi korumak yerine…
Kubilay'a destek gitseydi…
Belki de bu 'Kara Gün' yaşanmayacaktı…
***
Ve son bir ayrıntı…
24 yaşındaki Kubilay şehit edilmeden önce evliydi…
Henüz 18 aylık bir oğlu vardı…
Adını; Vedat Aktuğ Kubilay koymuşlardı...
Ne yazıktır ki…
Resmi tarihin 'Temiz kanı ile Cumhuriyet'in hayatiyetini tazeledi ve kuvvetlendirdi…' dediği Kubilay'ın ailesine kimse sahip çıkmadı...
Küçük Vedat, yoksulluk nedeniyle ancak ilkokulu tamamlayabildi…
Erkenden hayata atıldı…
Almanya'ya işçi olarak gitti ama…
Tutunamadı, iki yıl sonra döndü…
Hayatını Nazilli'de zabıta memurluğu yaparak sürdürdü...
73 yaşında İzmir'de sessiz sedasız bu dünyadan göç etti…
***
Bitiriyoruz…
O kara günden çok sonra…
Menemen'de bir anıt yapılıyor…
Ve o anıtın kaidesine şu üç kelime yazılıyor:
'İnandılar, Dövüştüler ve Öldüler…'
Bence ölmediler… Yüreğimizde yaşıyorlar…
Gelgelelim…
O karanlıktan beslenen Canavar…
Ne yazık ki, yok edilemedi…
Karanlık, kuytu köşelerde gizlenmiş bir halde…
Hep fırsat bekliyor…
Aynen…
Maraş'ta… Sivas'ta… Çorum'da…
Yaşanan katliamlarda olduğu gibi…
'Kim bilir, daha neler neler var?' dediğinizi duyar gibiyim…
Mesela…
Atatürk'ün büstlerine…
Heykellerine balyoz sallayanlara…
Bundan böyle…
Biraz daha dikkatli bakar mısınız?
Hamiş: 'Bu yazıyı süsleyen fotoğraflar, yönetmenliğini Ahmet Akıncı'nın yaptığı ve 29 Ekim 2010'da vizyona giren Kubilay filminden alınmıştır…'
Sonsöz: 'Karanlık, bütün günahların üstünü örten kirli bir yorgandır… / Miguel de Cervantes – İspanyol yazar…'