Emriniz Olur Paşam’…

Abone Ol
İlkokulda siz de benim gibi sever miydiniz ’“iki resim arasındaki benzerlikleri bulmamızı’” isteyen soruları?
Ben bayılırdım.’¶
Simdi benzer bir oyunu oynayalım. İki resmi, Tayyip Edoğan’’la Çevik Bir’’in resmini yan yana koyalım. Çevik Bir’’in resmi, muhakkak üniformalı olsun. Zaman zaman Reyhan’’da karşılaştığımda giydiği, sivil, sevimli dede kıyafeti olmaz. Ama, Somali’’de giydiği, askeri müzede sergilenen üniforması ve postalları olabilir.
Biraz bekleyin, dikkatlice iki resme bakın. Artık bu iki önemli, kudretli portre arasında ne benzerlik var, bulabiliriz.
Siz başkalarını bulabilirsiniz ama benim bulduğum, ikisinin de muhalif gazetecileri ve köşe yazarlarını sevmemesi ve onların isimlerinden liste yapıp gazete patronlarına, gereğinin yapılması için vermesi.
Bekir Çoşkun’’un Hürriyet’’ten ayrılması üstüne başlayan tartışmada, kimilerimiz genel siyasi pozisyonlarımızın dışında bir yerde durmakta zorlanıyoruz.
Nasıl tepki vermemiz gerektiğini bilemiyoruz.
Aynı sıkıntı bu aralar Yılmaz Özdil’’in de başında olsa gerek.
AKP’’nin kapatılma davasının gündemde olduğu dönemde, Oli Ren’’in sürece ilişkin Avrupa Birliğinin yaklaşımını açıklamasına, ’“Zannedersin, adam AB komiseri değil, AKP Üsküdar İlçe Başkanı’” diyen Yılmaz Özdil; aynı Oli Ren’’in, Doğan Medya’’ya verilen vergi cezasını eleştirmesine ne diyecek, nasıl bir ’“geyik’” çevirecek merak ediyorum.
Ben sorunu genel bir ’“entelektüel namus ’“ bağlamında ele alıyorum.
Benim için, bir başbakanın kendisine muhalefet eden, hoşlanmadığı yazılar yazan gazeteciler için, gazete patronuna baskı uygulaması, yazarları işten attırması ne kadar yanlışsa; devletin, sırtına üniforma, eline silah verdiği bir generalin, gazeteciyi işten arttırması da o kadar yanlıştır.
Ben kendi adıma derim ki; bugün Bekir Coşkun üzerinden demokrasi ve basın hürriyetine vurgu yapanlar; eğer 28 Şubat sürecinde Cengiz Çandar, Mehmet Barlas Mehmet Ali Birant için aynı şeyleri düşünmemiş, söylememişlerse ’“samimiyet testi’”nden geçememişler demektir.
Eğer samimiyet testinden geçemeyenlerin sayısı toplumun büyük bir kısmını oluşturuyorsa, daha çok kez, bu türden iktidar baskısına maruz kalacağız demektir.
Çoğunuzun bildiği bir anektottur.
1800’’ler, Amerika Meksika’’ya karşı emperyalist bir savaşın aktörü. Yani, yeni bir şey yok ABD açısından.
Onurlu bir Amerikalı Henry David Thoreau, devletin ’“savaş harcamaları için koyduğu ek vergiyi’” ödemeyi reddeder.
Sebebi basittir. ’“Benim vergim, birisini öldürecek mermi için harcanmasın!’”
Sonuçta hapsedilir. Arkadaşı Ralph Waldo Emerson kendisini hapiste ziyaret eder. Arkadaşına üzüntüyle şu soruyu sorar:
-Henry sen neden buradasın?
Arkadaşına hafif sitemle bakan Henry
-Waldo, sen neden burada değilsin? der.
Onurlu ve ilkeli davranmak biraz zahmet ister.
Bizim tarafın egemen olduğu durumda, arkamızı dönecek, görmezden gelecek, ses çıkarmayacaksak’…
Yok eğer ezilen taraftaysak, sıra bize de gelir, devran döner deyip, ellerimizi yumruk yapıp bekleyeceksek, daha çok bekleriz çocuklarımıza güzel bir ülke bırakmak için.
Burada en tatsız durumda olan, sanırım Aydın Doğan.
28 Şubat sürecinde Çevik Bir’’in dizinin dibinde, ’“andıç’” operasyonunun medya ayağını yürütecek; devir değişince, bu kez de Tayyip Erdoğan’’ı hoşnut etmek için 28 Şubat’’ta irtibat görevlisi olarak çalışan yazarlarınızı gözden çıkaracaksınız.
Aynaya bakınca kendisi hakkında ne düşünüyordur?Kendi kendine soruyor mudur: Değer mi bütün bunlara diye’…
Dilerim Aydın Doğan, bugünden geriye bakıp, ’“keşke kamu otoritesini kendi projelerini topluma kabul ettirmek için kullananlara direnseydim’” diyordur.
Diğer taraftan umuyorum ki; şu an hükümetle iyi geçinen medya patronları, bu ilişkilerin, gelecekte kendilerine ne gibi zararları olacağını anlarlar ve ilkeli bir yönetim anlayışı sergilerler.
Ve yine dilerim ki, Bekir Coşkun geçmişte kendisiyle aynı görüşte olmasa da yazma imkanı elinden alınan gazeteciler için, içten üzülmüş olsun.