EGEDESONSÖZ - Ege Bölgesi’nde çevre mücadelesi yürüten Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP), 20. kuruluş yılını düzenlediği kurultayla geride bıraktı. 28 Şubat’ta gerçekleştirilen 20. Kurultay’ın ardından yayımlanan sonuç bildirgesinde, platformun doğa ve yaşam alanlarını savunma mücadelesini sürdüreceği vurgulandı.
EGEÇEP açıklamasında, ekolojik krizin yalnızca çevre sorunu değil aynı zamanda ekonomik ve toplumsal bir mesele olduğu ifade edilerek, doğanın sermaye birikimi için sınırsız bir kaynak olarak görülmesinin ekosistemleri geri dönüşü zor biçimde tahrip ettiği savunuldu.
Türkiye’de maden ve enerji projeleriyle doğa talanının hızlandığı belirtilen bildirgede, ormanların, meraların, kıyıların ve tarım alanlarının çeşitli yatırımlar aracılığıyla sermayeye açıldığı öne sürüldü. Platform, doğayı meta haline getiren anlayışa karşı yaşamdan yana bir toplumsal dönüşüm gerektiğini dile getirdi.
İKLİM KANUNU ELEŞTİRİSİ
Bildirgede iklim krizine de geniş yer verildi. Türkiye’de kabul edilen İklim Kanunu’nun sera gazı salımlarını azaltmaktan çok karbon ticareti mekanizmalarını öne çıkardığı savunuldu. Platform, ekokırımın suç olarak tanınması ve fosil yakıtlardan çıkışın açık bir takvime bağlanması gerektiğini ifade etti.
COP31 VURGUSU
Açıklamada, 2026 yılında Antalya’da düzenlenecek olan COP31 öncesinde hükümetin iklim politikalarının eleştirildiği belirtilerek, aynı dönemde yapılması planlanan “Halkların İklim Zirvesi”nin ekoloji hareketleri açısından önemli bir buluşma alanı olacağı kaydedildi.
NÜKLEER ENERJİ VE MADENCİLİK KARŞITI MESAJ
EGEÇEP bildirgesinde nükleer enerji projelerine de karşı çıkıldı. İzmir’in Gaziemir ilçesindeki radyoaktif atık tartışmalarının nükleer risklere ilişkin kaygıları artırdığı belirtilerek, “Nükleer enerjiye hayır” çağrısı yinelendi.
Platform ayrıca Kaz Dağları, Madra Dağı, Murat Dağı, Kozak Yaylası ve Efemçukuru gibi bölgelerde yürütülen madencilik faaliyetlerinin ormanları, meraları ve tarım alanlarını tehdit ettiğini savundu.
HAVZALAR VE SU KRİZİ
Bildiride Gediz, Küçük Menderes ve Büyük Menderes havzalarındaki kirliliğe de dikkat çekildi. Sanayi, madencilik ve tarımsal kimyasalların su kaynaklarını kirlettiği ifade edilirken, havza temelli bir su hakkı mücadelesinin büyütülmesi gerektiği belirtildi.
“YAŞAMI SAVUNMAYA DEVAM EDECEĞİZ”
EGEÇEP açıklamasında, kıyıların yapılaşması, acele kamulaştırma uygulamaları, kentlerdeki atık yönetimi sorunları ve gıda güvenliği gibi başlıklarda da mücadeleyi sürdürecekleri vurgulandı.
Platform, 21. yılında da “iklimi değil sistemi değiştireceğiz” sloganıyla ekolojik yıkıma karşı mücadeleyi büyütme çağrısı yaptı.
Açıklamanın tamamı şu şekilde:
EGEÇEP 20 Yaşında
Yaşamı Savunmaya Devam Ediyor
13 Mart 2026
EGEÇEP 20. KURULTAY SONUÇ BİLDİRGESİ
20 Yıllık Mücadele Birikimiyle Geleceğe
Ege Çevre ve Kültür Platformu EGEÇEP, 20 yıldır Ege’den bütün ülkeye yayılan bir hatta, doğayı ve yaşamı savunma mücadelesini sürdürmektedir. Bu 20 yıl, kapitalizmin derinleştirdiği ekolojik yıkıma karşı anti-kapitalist, bağımsız, tabandan örgütlü ve bileşenlerinin dayanışmasıylagelişen bir mücadele deneyiminin birikimidir.
20. Kurultayımız 28 Şubat 2026 Cumartesi günü, Ege’nin dört bir yanından bileşen örgütlerin, bireysel katılımcıların ve yeni bileşen adaylarının katılımıyla, EGEÇEP’in ilkeleri ve geçmiş mücadele deneyimlerinin ışığında toplanmıştır. Kurultay, ekolojik yıkımın geldiği vahim boyuta rağmen, iklim adaletinden, yaşam alanlarının savunusundan ve ekolojik barıştan geri adım atmama kararlılığını bir kez daha ortaya koymuştur.
Ekolojik Yıkımın Kaynağı: Kapitalist Büyüme Politikaları
Dünyanın karşı karşıya olduğu ekolojik kriz, yalnızca çevre sorunları olarak ele alınamayacak kadar derin ve kapsamlıdır. Kapitalist üretim ve büyüme modeli, doğayı sınırsız bir kaynak, yaşam alanlarını ise sermaye birikiminin nesnesi olarak görmekte; bu anlayış ekosistemleri geri dönüşü zor biçimde tahrip etmektedir.
Türkiye’de ise iktidar, ekonomipolitikasınıdoğayıve toplumu gözardı ederek maden ve enerji üretimine dayandırdığı için doğa talanını daha da hızlandırmaktadır. Maden projeleri, enerji yatırımları, mega altyapı projeleri ve turizm yatırımları aracılığıyla ormanlar, meralar, kıyılar ve tarım alanları sermayeye açılmaktadır.Yaşam savunucularının tüm itirazlarına rağmen geçtiğimiz yıl yürürlüğe giren 7554 sayılı Kanun bu yıkım politikalarının kanunlaşmış halidir. Kanunun iptal edilmesi, ilga edilmesi için mücadelemiz sürecektir.
EGEÇEP, doğayı meta haline getiren bu anlayışa karşı yaşamdan yana bir toplumsal dönüşümün gerekli olduğunu bir kez daha vurguluyor.
İklim Krizi, Ekokırım ve İklim Kanunu
İklim krizi, artık geleceğin değil bugünün en yakıcı varlık-yokluk meselesi haline gelmiş durumdadır. Buna karşın yasalaşan İklim Kanunu, sera gazı salımlarını gerçekten azaltmayı değil, Emisyon Ticaret Sistemi ve karbon kredileri üzerinden kirletenlere yeni ticaret alanları açmayı hedefleyen bir karbon piyasası yasası niteliğindedir.
İklim Kanunu iklim krizinin asıl failleri olan fosil yakıt şirketleri ve sermaye grupları ile birlikte hazırlanmış, halkın, ekoloji örgütlerinin ve iklim adaleti mücadelesinin talepleri sürecin dışında bırakılmıştır. Ekokırımın suç olarak tanınmadığı, fosil yakıtların aşamalı olarak terk edilmesinin açık takvime bağlanmadığı, iklim adaleti ilkesini esas almayan hiçbir düzenleme iklim krizini durduramaz, yalnızca onu yönetilebilir bir piyasa riskine indirger.
EGEÇEP, gerçek bir İklim Kanunu için; ekokırımın suç olarak tanımlanmasını, fosil yakıtlardan adil ve hızlı çıkışı, toplumsal faydayı ve bilimi önceleyen, halkın doğrudan katılımıyla hazırlanacak bir yasal çerçeveyi savunmaktadır.
COP31, Halkların İklim Zirvesi ve Türkiye’nin İkiyüzlü Politikaları
2026 Kasımayında Antalya’da gerçekleşecek COP31, Türkiye’nin ev sahipliğinde, iktidarın “iklim liderliği” ve “yeşil dönüşüm” söylemleri eşliğinde düzenlenecektir. Aynı günlerde yine Antalya’da yapılacak Halkların İklim Zirvesi ise iklim krizinin gerçek mağdurlarının sesini, sermayeden değil yaşamdan yana bir iklim adaletini, aşağıdan ve katılımcı bir iklim mücadelesini yükseltecektir.
Türkiye, COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, ülkenin dört bir yanında fosil yakıt ve maden projeleri için ormanlar, meralar ve tarım alanları sistemli biçimde talan edilmekte, ekosistemler tahrip edilmekte, yaşam alanları yok edilmektedir. İklim krizini derinleştiren fosil yakıt madenciliği ve kirli sanayi projeleri sürdürülürken, hükümetin iklim politikalarını “ticaretin ve karbon piyasalarının düzenlenmesi”ne indirgeyen İklim Kanunu, bu ikiyüzlülüğün yasal çerçevesini oluşturmaktadır.
EGEÇEP için COP31, iktidarın sahte “yeşil” vitrinine eklemlenilecek bir diplomasi alanı değil; tam tersine, mümkün olan her zeminde olduğu gibi, halkların ve ekoloji hareketlerinin taleplerini doğrudan dile getireceğimiz önemli bir müdahale alanıdır. COP31 sürecine, “yeşil yıkama” söylemini teşhir etmek, ekokırım suçunun adını koymak ve iklim adaleti talebini ulusal ve uluslararası ölçekte büyütmek amacıyla katılırken; kapitalist iklim rejimine karşı gerçek çözüm arayışlarının ve tabandan örgütlü iklim adaleti mücadelesinin buluşma ve dayanışma zemini olarak gördüğümüzHalkların İklim Zirvesi’nin aktif bir bileşeni olacağız.
Nükleer Enerjiye Hayır
Türkiye’de nükleer enerji, iktidar tarafından “temiz” ve “yerli” bir çözüm olarak pazarlanırken, Gaziemir Aslan Avcı Kurşun Fabrikası’ndaki nükleer atık skandalı dahi radyasyon tehdidi karşısında nasıl sorumsuz ve bilim dışı davranıldığını açıkça göstermektedir. Gaziemir’deki 3500 ton tehlikeli atığın ve yaklaşık 550 kilogram radyoaktif atığın nereye, nasıl taşındığı hâlâ şeffaf biçimde açıklanmamış, bu durum nükleer tesislere dair kaygıları haklı biçimde büyütmüştür.
Nükleer enerji; yüksek maliyetli, riskleri kuşaklar boyunca süren, atık sorunu çözülememiş, demokratik denetime kapalı ve militarist-siyasal ilişkilerle iç içe bir teknolojidir. Nükleer santrallerin kurulması, yalnızca yerel ekosistemleri değil, olası kaza ve sızıntılarla bir bütün olarak toplumun sağlığını ve geleceğini tehdit etmektedir.
EGEÇEP, ülkenin herhangi bir yerinde kurulacak nükleer santrallere ve nükleer teknoloji bağımlılığına kesin olarak karşıdır. Nükleer enerjiyi değil, enerji talebinin azaltılmasını, kamusal ve yerel denetime açık, doğayla uyumlu enerji politikalarını savunuyor, “Nükleer enerjiye hayır!” diyerek nükleer karşıtı mücadeleyi büyütme kararlılığımızı yineliyoruz.
Madencilik, Ormanlar ve Tarım Alanları
Ege ve tüm ülke, altın ve diğer metalik madenler, taş ocakları ve endüstriyel madencilik projeleriyle adım adım bir maden sahasına dönüştürülmektedir. Kaz Dağları, Madra Dağı, Murat Dağı, Kozak Yaylası, Uşak Kışladağ, İzmir Efemçukuru, Milas Akbelen gibi bölgeler, ormanları, meraları ve tarım alanlarıyla birlikte vahşi madenciliğin ve ekstraktivizminsistematik saldırısı altındadır
Gediz, Küçük Menderes ve Büyük Menderes havzalarında sanayi tesisleri, biyokütle santralleri ve yeni maden projeleri, verimli tarım topraklarını ve su varlıklarını geri dönüşsüz biçimde kirletmekte, bölgeyi ekolojik ve toplumsal bir felakete sürüklemektedir. Gediz havzasında toryum, zirkonyum ve nadir toprak elementleri için planlanan madencilik faaliyetleri, gıda güvenliğini ve milyonlarca insanın yaşamını doğrudan tehdit eden bir ekokırım girişimidir.
EGEÇEP, ormanları, meraları, tarım alanlarını ve su havzalarını yok eden madencilik faaliyetlerine karşı “maden için değil yaşam için” diyen yerel direnişlerle birlikte mücadeleyi büyütecektir. 20. yıl önce EGEÇEP’i meydana getiren damarlardan biri olan, vahşi altın madenciliğine karşı doğan ELELE Hareketi gibi dayanışmaların yeniden canlandırılmasını, Ege’nin ve ülkenin dört bir yanındaki maden karşıtı mücadeleleri ortaklaştırmanın önemli bir aracı olarak görmektedir.
Acele Kamulaştırma Karşısında“Toprağımızı Vermiyoruz”
İktidar, doğayı ve yaşam alanlarını hedef alan projelerde “kamu gücü”nü kullanarak, yerel halkı mülksüzleştiren, yerinden eden bir yağma rejimi kurmuştur. Acele kamulaştırma kararları, rezerv ve riskli alan ilanları, ÇED gerekli değildir ve ÇED muafiyeti uygulamaları, plan değişiklikleri ve 2009/7 sayılı genelge, bu hukuksuz sürecin temel araçları haline gelmiştir.
İnsanları toprağından, zeytinliğinden, tarlasından, merasından, ormanından, evinden koparmak; yalnızca ekonomik bir kayıp değil, aynı zamanda derin bir kültürel ve ekolojik yıkımdır. Bu nedenle acele kamulaştırma, halkın rızası olmadan, yaşam alanlarını şirketlere devretmenin meşrulaştırıcı bir kılıfı haline gelmiştir.Uygulama aynı zamanda bir tehcir uygulamasıdır ki toprakları ellerinden alınan yerel halk göçe zorlanmaktadır.
EGEÇEP olarak “toprağımızı vermiyoruz” diyen köylülerin ve halkın yanında olmaya devam edecek, acele kamulaştırma kararlarına karşı açılan davaların takipçisi olacağız. Bunun yanı sıra, çevre davalarının kamu davası sayılması ve masraflarının kamu tarafından karşılanması için başlattığımızDoğa için Adalet Kampanyası ilemücadeleyi devam ettireceğiz. Yaşam savunucularının omuzlarına yüklenen bu hukuki ve ekonomik yükün kaldırılması, ekolojik mücadele için acil bir demokratik zorunluluktur.
Kıyıların Yağmalanması ve Kıyı Mücadelesi
Anayasa ve Kıyı Kanunu’na rağmen, deniz ve karanın buluşma noktası olan yaşam dolu kıyılar, turizm şirketleri, özel siteler ve dev otel projeleri tarafından işgal edilmiştir. Halkın eşit, ücretsiz ve engelsiz erişim hakkı gaspedilirken, kıyı ekosistemleri de beton ve dolgu projeleriyle geri dönülmez biçimde tahrip edilmektedir.
Kıyılar yalnızca insanların değil, kuşların, balıkların, deniz çayırlarının ve sayısız canlı türünün ortak yaşam alanıdır. Kıyıların özelleştirilmesi, bu canlıların yaşam alanlarının yok edilmesi anlamına geldiği kadar, kıyı bölgelerinde yaşayanlar için coğrafyaya has kültürel ve ekonomik yaşamın da yıkımıdır.
EGEÇEP, kıyıların yağmalanmasına karşı kıyı savunucuları ve yerel inisiyatiflerle birlikte hareket edecek, Kıyı Hareketleri Dayanışma Ağı ile omuz omuza kıyı işgallerine karşı mücadeleyi büyütecektir. Kıyılar, sermayenin değil, tüm canlıların ortak yaşam alanıdır.
Su Krizi, Havzalar ve Su Hakkı
Kapitalist sistem, suyu tüm canlıların ortak yaşam hakkı olarak değil, sanayi, madencilik ve endüstriyel tarım için bir “kaynak” ve ticari meta olarak görmektedir. Su tüketiminin en büyük kısmı, ekolojik yıkımı derinleştiren bu sektörlerde gerçekleşmekte, bu arada milyonlarca insan temiz ve yeterli suya erişememektedir.
Ege’nin dört büyük su havzasının durumu bu bakımdan alarm vermektedir.
Gediz Nehri ve Gediz Deltası, yıllardır sanayi deşarjları, evsel atık sular, tarımsal kimyasallar ve madencilik faaliyetlerinden kaynaklanan ağır metal ve pestisit kirliliğiyle boğuşmaktadır. Gediz Deltası’ndaki dalyan ve tuzla alanlarında yapılan ölçümlerde nikel, krom, kurşun ve cıva düzeylerinin, ekosistem ve halk sağlığı açısından kritik eşiklerin üzerine çıktığı tespit edilmiş; Manisa çevresindeki arıtma tesislerinden gelen atık suların da nehir suyunu krom ve kurşun açısından “kirli” sınıfına taşıdığı ortaya konmuştur.
Gediz havzasında kurşun fabrikaları, nikel madenleri, biyokütle santralleri ve yeni planlanan toryum–zirkonyum madenciliği projeleri, hem nehrin suyunu hem de dünyanın en verimli ovalarından biri olan Gediz ovasının topraklarını geri dönüşsüz biçimde riske atmaktadır. Bu tablo, havza boyunca tarımsal üretim yapan köylülerin, balıkçıların ve deltadaki kuş türlerinin yaşamını doğrudan tehdit eden bir ekokırıma işaret etmektedir.
Küçük Menderes havzasında ise yeraltı suyu aşırı çekim nedeniyle hızla tükenirken; kentsel ve endüstriyel atık sular, tarımdan dönen pestisit ve gübre yüklü sular, hayvansal atıklar, zeytin işleme tesisleri ve jeotermal sahalar havzayı ağır bir kirlilik baskısı altına almıştır. Ödemiş’ten Selçuk’a uzanan hatta, DSİ’nin yıllar önce başlattığı ıslah çalışmalarına rağmen Küçük Menderes’te renk, koku ve kirlilik şikayetleri sürmekte; “Küçük Menderes Havzası çığlık atıyor” diyen yerel yönetimlerin ve bölge halkının çağrıları karşılıksız bırakılmaktadır.
Büyük Menderes havzası, üzerinde kurulu organize sanayi bölgelerinin bazılarında arıtma tesisi dahi bulunmaması, arıtılmamış evsel ve endüstriyel atık suların, jeotermal akışkanların ve tarımsal kimyasalların doğrudan nehre ve kollarına bırakılması nedeniyle ağır biçimde kirlenmiştir. İncir, pamuk, zeytin gibi temel tarım ürünlerinin yetiştiği bu havzada, zeytinyağı tesislerinin karasuları ve jeotermal santrallerin sodyum–bor deşarjları, hem su ekosistemini tahrip etmekte hem de verimli toprakları zehirlemekte; Bafa’dan Aydın ovasına kadar uzanan bölgede çiftçilerin ve köylülerin geçim kaynaklarını tehdit etmektedir.
Kuzey Ege Su Havzası Edremit Körfezi üzerinde yer almaktadır. Bu havza üzerinde yürütülen metalik madencilik, taş ocakları, endürtriyel zeytin fabrikaları ( pirina ) ve tüm körfezde yetersiz arıtma tesisleri ile yer altı ve yer üstü su varlıkları ya yok edilmekte ya da kullanılamaz hale getirilmektedir. Ayrıca bu havzada yürütülen ekstraktivizm ile orman varlıklarına, tarım alanlarına, meralara şirketler tarafından el konulmakta ve yok edilmektedir..
EGEÇEP, Gediz, Küçük Menderes, Büyük Menderes ve Kuzey Ege havzalarını; sadece su yolları değil, milyonlarca insanın, sayısız canlı türünün ve Ege tarımının kalbi olan yaşam havzaları olarak görmekte, bu havzalardaki kirliliğe karşı yerel mücadeleleri ortaklaştırmayı ve havza temelli, katılımcı bir su hakkı mücadelesini büyütmeyi önüne görev olarak koymaktadır.
Kentler, Atıklar ve Yaşam Alanları
Kentlerimiz, plansız büyüme, betonlaşma ve rant odaklı projelerle ekolojik krizlerin yoğunlaştığı mekânlara dönüşmüştür. İzmir’in çöplüğü haline getirilen, ömrünü çoktan doldurmuş Harmandalı depolama sahası, hem ciddi bir çevre sorununun hem de kent adaleti ihlalinin çarpıcı örneklerinden biridir.
EGEÇEP, atıkların ayrıştırılması, geri dönüşümün ve atık azaltımının esas alınması, doğaya zarar vermeyen teknoloji ve yer seçimiyle yeni atık yönetimi politikalarının hayata geçirilmesini savunmaktadır. Harmandalı başta olmak üzere, kentlerde ekolojik adaleti ve halk sağlığını gözeten çözümler için hem yerel yönetimler hem merkezi idare nezdinde mücadeleyi sürdüreceğimizi duyuruyoruz.
Gıda Egemenliği, Tarım ve Sağlıklı Yaşam Hakkı
Derinleşen yoksulluk, milyonlarca insanı sağlıklı ve yeterli gıdaya erişemez hale getirmiş, ucuz ama sağlıksız gıdalara mahkûm bırakmıştır. Tarımsal üretimdeki çöküş, küçük çiftçilerin tasfiyesi, tarım arazilerinin inşaat, sanayi ve madenciliğe açılması, gıda krizini her geçen gün daha da ağırlaştırmaktadır.
EGEÇEP, gıda güvenliği ve sağlıklı gıdaya erişimi temel bir hak olarak görmekte; yerel, küçük ölçekli, ekolojik tarımı ve üretici-tüketici dayanışma ağlarını savunmaktadır. Jeotermal santrallerin Aydın’da inciri, Ege’de üzüm ve zeytin üretimini riske atmasına karşı durduğumuz gibi, tüm tarımsal üretim alanlarında yaşam odaklı ve doğa dostu bir tarım politikasının hayata geçmesi için mücadele edeceğiz.
Sokak Hayvanları, Yaşam Hakkı ve Kent Demokrasisi
Hükümet, sokak hayvanlarını bir “güvenlik” ve “halk sağlığı” sorunu olarak tanımlayarak itlaf ve kapatmaya dayalı politikaları gündeme getirmektedir. Oysa sorun, her canlı gibi sokak hayvanlarının da sağlıklı ve güvenli bir ortamda yaşama hakkını tanıyan, katılımcı bir kent demokrasisi inşa edilememesidir.
Evcil hayvan üretimi ve ticareti denetlenmezken, sorumluluk almayanlar teşvik edilirken, çözümün masum canlıları sokaklardan silmekte aranması kabul edilemez. EGEÇEP, doğadaki her canlının yaşam hakkını koşulsuz savunur ve hayvan hakları mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu bir kez daha ilan eder.
Savaş, Emperyalizm ve Ekolojik Yıkım
Savaşlar, yalnızca insanlar açısından bir yıkım değil, gezegendeki en büyük ekolojik tahribat nedenlerinden biridir. Bombardımanlar, silah denemeleri, altyapıların yok edilmesi, petrol ve gaz tesislerinin hedef alınması ve zorunlu göçler, ekosistemleri ve iklimi derinden sarsan ekokırım süreçleridir.
Bölgemizde süren savaşlar ve gerilimler, emperyalist güçlerin çıkar çatışmalarının ve enerji-maden denetimi mücadelesinin bir sonucudur. ABD’nin İran’a yönelik emperyalist saldırısıbunun son hamlesi olmuştur ve bölgedeki askeri yığınaklar, yeni bir büyük savaşın ve büyük bir ekolojik felaketin kapısını aralamaktadır.
EGEÇEP, halkların eşitliği ve kardeşliğinden, çatışmasızlıktan ve barıştan yana bir çizgiye sahiptir; “ekolojik barış”ı, insanın hem insanla hem de doğayla barışı olarak tanımlar. Savaş politikalarına, silahlanmaya ve emperyalist saldırganlığa karşı barış mücadelesini, ekolojik mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak büyüteceğimizi ilan ederiz.
EGEÇEP’in İlkeleri, Bağımsızlığı ve Görevi
EGEÇEP, anti-kapitalist, demokratik, çoğulcu, yatay örgütlenmeyi esas alan, hiçbir partiye ve kuruma bağımlı olmayan bir ekoloji platformudur. Yerel yönetimlerden merkezi yönetime, sermayeden uluslararası kurumlara kadar tüm güç odakları karşısında, yaşamdan yana bağımsız bir tutumu kararlılıkla sürdürür.
EGEÇEP’in kent, tarım, su, enerji, madencilik, atık, ulaşım ve yerel yönetimlere dair yaklaşımı; tüm canlıların yaşam hakkını, ekosistemlerin bütünlüğünü, halkın karar süreçlerine doğrudan katılımını ve toplumsal adaleti önceleyen bir çerçeveye dayanır. Ekolojik mücadeleyi barış, demokrasi, toplumsal cinsiyet eşitliği ve emek mücadelesiyle birlikte ele alır.
21. Yılımızda MücadeleyeDevam
EGEÇEP olarak doğanın sahibi değil, yalnızca bir parçası olduğumuz bilinciyle hareket ediyoruz. İnsanın, diğer tüm canlılarla ve doğayla barış içinde yaşayacağı bir toplumsal düzenin, sermayesiz, sömürüsüz, ekokırımsız bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyor, bunun için mücadele etmeye devam ediyoruz.
21. yılımızda nükleer santrallerden fosil yakıtlara, vahşi madencilik veekstraktivizmden kıyı yağmasına, suyun ticarileştirilmesinden savaş politikalarına kadar her alanda ekolojik yıkıma karşı durmaya kararlı olduğumuzu ilan ediyoruz.
Kurultayımız Ege’den yükselen çağrıyı yineliyor: İklimi değil sistemi değiştireceğiz; toprağı, suyu, ormanı, kıyıları ve kültürel varlıklarıkorumaktan, yaşamı savunmaktan vazgeçmeyeceğiz.