İran: Krizi üret, sonra da kurtarıcı rolü oyna
Tarihte bazı çelişkiler vardır ki, yalnızca politik değil, ahlaki bir sarsıntı da yaratır. İran meselesi tam da böyledir. Dün Trump’ın Truth Social Media’da İran halkına yönelik olarak “Ali Hamaney öldürüldü, şimdi size rejimi devirme yani mollalardan kurtarma fırsatı veriyoruz” mealindeki seslenmesi, tarihsel hafızası olan herkes için derin bir oksimorondur. Çünkü İran’daki siyasal kırılmaların temel taşlarından biri, bizzat Amerika Birleşik Devletleri’nin 20. yüzyıl ortasında gerçekleştirdiği müdahalelerdir.
Biraz hafızamızı tazelersek; 1951 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık, İran petrolünü millileştirme kararı almıştı. O dönemde petrol, fiilen İngiliz denetimindeki Anglo-İran Petrol Şirketi’nin kontrolündeydi. Musaddık’ın bu hamlesi hem Birleşik Krallık’ın hem de Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkarlarına doğrudan meydan okumaydı.1953 yılında Amerika Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) ve İngiliz gizli servisi MI6 tarafından yürütülen ve literatüre “Ajax Operasyonu” olarak geçen darbe ile Musaddık devrildi. Bu operasyon, Soğuk Savaş bağlamında “komünizm tehdidini engelleme” gerekçesiyle savunuldu; fakat fiiliyatta İran’daki demokratik süreci kesintiye uğrattı. Yerine güçlendirilen Muhammed Rıza Pehlevi, yani İran Şahı, Batı’nın bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri hâline getirildi.
Şah döneminde kurulan en kritik kurumlardan biri SAVAK’tır. SAVAK; Türkçesiyle Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Teşkilatı demektir. 1957 yılında CIA ve İsrail istihbarat teşkilatı Mossad’ın teknik desteğiyle kurulan bu yapı, Şah rejiminin muhaliflerini izleyen, tutuklayan ve işkence uygulamakla suçlanan bir güvenlik aygıtına dönüşmüştü. Sonuçta, siyasal alan daraldıkça, muhalefetin meşru kanalları kapandıkça, toplumun radikalleşmesi kaçınılmaz hâle geldi. Baskı ortamı hem sol hareketleri hem de dinî muhalefeti güçlendirdi; ancak en örgütlü ve yaygın ağ, camiler üzerinden mobilize olan dinî hareket yani mollalardı.
1979 yılında İran İslam Devrimi gerçekleştiğinde, Ayetullah Ruhullah Humeyni Fransa’dan İran’a döndü ve kısa sürede siyasal iktidarı ele geçirdi. Bu noktada “Amerika mollaları doğrudan iktidara getirdi” demek tarihsel olarak indirgemeci olsa da şunu söylemek tartışma götürmez: 1953’te demokratik bir hükümeti devirmek ve ardından Şah’ın otoriter yönetimini desteklemek, İran toplumundaki demokratik alternatifleri zayıflatmış, radikal alternatiflerin önünü açmıştır. Siyasal alanın askeri ve güvenlikçi yöntemlerle kapatılması, sonunda teokratik bir rejimin yükselmesiyle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla bugün ortaya çıkan Molla rejiminin oluşum sürecinde Amerikan müdahalesinin yapısal bir payı vardır.
Asıl oksimoronluk işte tam burada başlıyor. İran’daki siyasal krizin tarihsel zemininde rol oynayan küresel güç Amerika, bugün aynı ülkeye “özgürlük” çağrısı yapmaktadır; İran’ın demokratik gelişimini 1953’te kesintiye uğratması sonucu ortaya çıkan otoriter Molla rejimini “kurtarılması gereken sorun” olarak sunmaktadır. Bu durum yalnızca İran’a özgü değildir. Aynı Amerika, Irak’ta 1980’lerde Saddam Hüseyin’e karşı İran’a destek vermiş, daha sonra Irak’ı, 2003’te “demokrasi getirme” söylemiyle işgal etmiştir. Yine aynı Amerika, Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı desteklediği mücahit grupları, ilerleyen yıllarda “küresel terör tehdidi” olarak tanımlamıştır.
Bütün bu gerçekler; dış müdahalelerin, işbirlikçi rejimler ya da gruplar üzerinden ürettiği gücü bir süre sonra ters düşünce tehdit ilan edip, nihayetinde müdahaleyi ahlaki bir zorunluluk olarak meşrulaştırabildiğini gösteriyor. Bugün Amerika ve İsrail’in İran’a yönelik askeri dış müdahalesini “Mollalardan kurtuluş fırsatı” olarak alkışlayanlar, 1979’daki meydan coşkusunu hatırlasınlar. O zaman da “Şah gitsin yeter” deniyordu. Bugün “Mollalar gitsin yeter” deniyor. Ancak tarihsel bilinç, öfke duyulan Molla rejiminin hangi tarihsel süreçlerin ürünü olduğunu hatırlamakla mümkündür. 1953’ü unutan bir analiz, 1979’u da eksik okur; 1979’u eksik okuyan bir analiz ise bugünü anlamakta zorlanır.
Buradaki temel çelişki şudur: Siyasal mühendislik süreçlerinde rol oynayan Amerika, zamanla ortaya çıkan ve kendi çıkarlarına ters düşen sonuçları, şimdi “düzeltme” iddiasıyla “kurtarıcı rolüyle” yeniden sahneye çıkmaktadır. Yangının sebebi olan Amerika, kendisini itfaiyeci olarak sunmaktadır. İşte bu, dünyanın en çarpıcı oksimoronlarından biridir. İran halkının özgürlük talebi meşrudur; ancak özgürlüğün hangi güç dengeleri içinde, hangi jeopolitik hesaplarla ve hangi tarihsel hafıza üzerinden kurgulandığı sorgulanmadan yapılan her alkış, geçmişteki kırılmaların tekrarlanma riskini taşır.
Tarih, yalnızca devrilenleri değil, devrilmelerin arkasındaki güç ilişkilerini de kaydeder. İran örneği bize şunu öğretir: Dış müdahale ile şekillenen siyasal süreçler, çoğu zaman yeni bağımlılık biçimleri üretir. Ve eğer hafıza silinirse, oksimoron normalleşir; sorunların mimarları, kurtarıcıya dönüşür; kriz, özgürlük retoriğiyle yeniden paketlenir. Asıl tehlike de budur.