Dönüp dönüp Hemingway okumak

Abone Ol

Bazen dünya öyle bir gürültüye, öyle bir kaosa teslim olur ki insanın içinden ne analiz yapmak gelir ne de bir şeyler karalamak... Sadece susmak ve bir metnin içine sığınmak ister. İşte tam o anlarda edebiyat, bir kaçış değil; bir yüzleşme biçimine dönüşür. Ve o yüzleşmenin en sert, en yalın, en sahici tanıklarından biri de Ernest Hemingway’dir.

Çivisi çıkmış şu dünyada bugünlerde sığınağım Hemingway…

Hemingway’i diğer yazarlardan ayıran şey, savaşı uzaktan anlatmamasıydı. O, cephedeydi.
I. Dünya Savaşı sırasında İtalya’da ambulans şoförlüğü yaptı, yaralandı. Daha sonra İspanya İç Savaşı’nı gazeteci olarak izledi. II. Dünya Savaşı yıllarında yine sahadaydı.

Bu yüzden onun cümlelerinde savaş, romantize edilmiş bir kahramanlık değil; kan, çamur, korku ve çoğu zaman anlamsızlık olarak karşımıza çıkar.

Hemingway’in ünlü “buzdağı teorisini” anımsayalım: Söylenmeyenler, söylenenlerden daha ağırdır. Okur, satır aralarında dolaşırken savaşın gerçek ağırlığını hisseder.

“Silahlara Veda” sadece bir aşk hikâyesi değildir. Bir adamın savaşın anlamsızlığı karşısında içten içe çöküşünün hikâyesidir.

“Çanlar Kimin İçin Çalıyor” ise idealler, fedakârlık ve ölüm üzerine büyük bir sorgulamadır. İspanya dağlarında geçen bu roman, aslında insanın kendi vicdanıyla verdiği savaşın romanıdır.

Ve elbette “Yaşlı Adam ve Deniz…” Her ne kadar savaş romanı gibi görünmese de, insanın doğaya, kadere ve yalnızlığa karşı verdiği mücadeleyle bir savaş alegorisidir. Belki de en derin savaş, insanın kendi içindedir.

Bugünün dünyasında Hemingway’ı anlamak

Bugün ilişkilerimiz, haber akışlarımız gibi… Hızlı, tüketilebilir ve çoğu zaman yüzeysel. Sosyal medyada birkaç saniyelik dikkatle başlayan bağlar, birkaç “görüldü”nün ardından kayboluyor. Hepimiz bir şekilde ekranlarımızın ardında, hızla tüketilen ilişkilerin ve bitmek bilmeyen sosyal medya döngüsünün esiri haline geliyoruz. Peki, bu tabloda anlam nerede? Nesnel ahlakın olmadığı, evrensel değerlerin elimizden kaydığı bir dünyada hâlâ bir yön bulabilir miyiz?

Ernest Hemingway’nin Güneş de Doğar (The Sun Also Rises) romanı, I. Dünya Savaşı sonrası “Kayıp Kuşak”ı anlatır. Savaş, bir kuşağın elinden değerlerini almış; geriye Paris’in bitmeyen içki sofraları, İspanya’nın boğa güreşi sahneleri kalmıştır. Kahramanlar, içki, aşk ve arzu üçgeninde savrulur.

Hemingway, 100 yıl önce Batı'nın kültürel yıkımını öngörmüştü. Akranları ahlaksız bir dünyanın onları özgürleştireceğine inansa da Hemingway, bunun yalnızca daha fazla umutsuzluğa yol açacağını görmüştü. Bu nedenle Güneş de Doğar adlı romanında, geleneksel ahlak anlayışının çöküşünün yol açtığı kaosu ve bunun insanın anlam arayışı üzerindeki etkilerini betimler…

1920'lerde geçen roman, Paris'te yaşayan bir grup I. Dünya Savaşı gazisini konu alıyor. Savaştan travma geçiren bu kişiler, hayatlarını içki ve seks etrafında şekillendirmiş, bu süreçte daha derin anlamlar aramaktan kaçınmışlardır. Konu geliştikçe, cinsel kaçamaklar, kıskançlık ve Pamplona'ya yapılan bir yolculuk grubun uyumunu yavaş yavaş bozar; sonuç, Hemingway'in karakterlerinin, modern toplumda yaşayan birçok insanınkine ürkütücü bir şekilde benzeyen psikolojik bir portresidir.

Aradan neredeyse bir asır geçti. Ama bugün biz de benzer bir boşluğun içindeyiz. Tek farkla: Bizim kafelerimiz Instagram akışında, bizim bohem gecelerimiz Netflix maratonlarında… Hemingway’nin kayıp kuşağı ile bugünün “ekran kuşağı” aynı soruyla yüzleşiyor: Hayatımızın anlamı ne?

***

Bugün haber akışına baktığımızda, dünyanın hâlâ savaşlardan, krizlerden, insani trajedilerden kurtulamadığını görüyoruz. İsimler değişiyor, coğrafyalar değişiyor ama hikâye aynı kalıyor.

İşte tam da bu yüzden Hemingway okumak bir nostalji değil; bir tür zihinsel direnç gibi geliyor bana…

Onu okurken insan şunu fark eder: Gürültünün ortasında bile sade bir hakikat vardır. Hemingway’in kahramanları çoğu zaman kaybeder. Ama onurlarını kaybetmezler.

Edebiyata sığınmak çoğu zaman “kaçmak” gibi görülür. Oysa Hemingway’de bu tam tersidir. Onun metinleri insana “Kaçamazsın. Ama dayanabilirsin” der.

Belki de bu yüzden bugün, “çivisi çıkmış” dediğimiz bir dünyada Hemingway’e dönmek çok anlamlıdır. Çünkü o bize umut vaat etmez; ama insanın direnme kapasitesine dair derin bir saygı sunar.

Hemingway’i okumak, savaşı okumak değildir sadece. İnsanın sınırlarını, kırılganlığını ve tuhaf biçimdeki gücünü okumaktır. Ve belki de bu yüzden, böylesi zamanlarda onun satırları bir sığınak değil; bir pusuladır.

Çünkü yönümüzü kaybettiğimizde, en çok ihtiyacımız olan şey bize gerçeği süslemeden anlatan bir sestir.