Hollywood’un her yıl büyük bir ihtişamla düzenlediği Oscar törenleri, uzun zamandır sinema sanatını onurlandıran bir kültürel etkinlikten ziyade, Batı’nın kendi ahlâkî evrenini sahnelediği bir gösteriye dönüşmüş durumda. Bu tören, sanatın evrensel dilini kutlamak iddiasıyla düzenlenir; ancak gerçekte olan şey çoğu zaman bunun tersidir. Batı’nın kendi kendisini alkışladığı, kendi değerlerini mutlak ve evrenselmiş gibi sunduğu, fakat dünyanın geri kalanında yaşanan gerçek acıları neredeyse tamamen görünmez kıldığı bir sembolik tiyatro. Oscar sahnesi, modern Batı kültürünün en parlak vitrinlerinden biridir; fakat aynı zamanda onun en derin çelişkilerini de barındırır. Çünkü bu sahnede insanlık, merhamet ve trajedi üzerine uzun konuşmalar yapılırken, sahnenin dışında kalan dünyada aynı değerlerin jeopolitik çıkarların gölgesinde hızla buharlaştığı görülür. Böylece Oscar töreni, evrensel bir kültür şöleni olmaktan çok, Batı’nın kendi estetik ve ahlâkî çerçevesi içinde kurduğu kapalı bir aynalar salonuna benzer. İçeridekiler birbirlerini alkışlar, birbirlerine ödüller verir ve birbirlerinin hikâyelerini yüceltir; fakat bu aynalı salonun dışındaki dünya, yani gerçek dünyanın trajedileri, çoğu zaman bu sahnenin estetik sınırlarının dışında bırakılır.
Bu nedenle Oscar artık yalnızca bir sanat ödülü değil; aynı zamanda Batı’nın kendisi hakkında kurduğu masalın sahnesidir. Orada trajedi vardır ama sterilize edilmiş haliyle; yas vardır ama politik bağlamından arındırılmış biçimiyle; acı vardır ama failinden koparılmış, estetize edilmiş, güvenli hale getirilmiş bir paket içinde. Hollywood’un büyük meziyeti, acıyı temsil etmek değil; çoğu zaman acının failini görünmez kılmaktır. Tam da bu yüzden Oscar geceleri, insanlığın ortak vicdanını temsil eden törenler olmaktan çok, Batı’nın kendi çürümüş ahlâkını makyajlayıp ışıkların altında yeniden satma seremonilerine benzemektedir.
2026 Oscar töreninde Jessie Buckley, Chloé Zhao’nun yönettiği Hamnet filmindeki Agnes Shakespeare performansıyla En İyi Kadın Oyuncu ödülünü aldı. Film, Shakespeare’in oğlu Hamnet’in ölümünün ardından bir annenin yaşadığı derin yası anlatıyor; sanat çevreleri de Buckley’nin bu kaybı son derece dokunaklı ve sarsıcı biçimde canlandırdığını söyledi. Tören büyük bir ciddiyetle, büyük bir duygusallıkla, büyük bir kültürel önem atfedilerek sunuldu. O salonda bir annenin acısını anlatan performans alkışlandı. Bir annenin kaybını anlatan rol ödüllendirildi. Bir annenin gözyaşı estetik başarı sayıldı. Ama insanın boğazına düğümlenen asıl soru tam da burada başlıyor: Kimin gözyaşı medeniyetin konusu sayılıyor ve kimin çığlığı duymazdan geliniyor?
Oscar gecesinden yalnızca günler önce, 28 Şubat 2026’da İran’ın Minab kentindeki bir kız okuluna düzenlenen saldırıda en az 165, bazı haberlerde 175’e kadar çıkan sayıda kız çocuğu öldürüldü. Birleşmiş Milletler uzmanları saldırıyı açık biçimde kınadı; Reuters’ın aktardığı soruşturma hattı ise hedefleme istihbaratının yanlışlığını ve saldırının ABD güçleriyle bağlantısını gündeme taşıdı. İran bu saldırıdan ABD’yi ve İsrail’i sorumlu tuttu. Yani burada artık soyut bir trajediden değil, çağımızın kanlı siyasetinden, bombanın kaynağından, savaşın sahibinden, ölümün mimarisinden söz ediyoruz.
Aynı günlerde Gazze’de çocuklar ölmeye devam ediyordu. Reuters ve AP’nin 15 Mart tarihli haberleri, ateşkes dönemine rağmen İsrail saldırılarında yine sivillerin, çocukların, ailelerin öldüğünü aktarıyordu. İnsan hakları örgütleri ve uluslararası kuruluşlar, Gazze’de kadınlar ve çocuklar üzerinde yıkıcı bir insani tablodan söz ediyor. Lübnan’da ise İsrail bombaları altında son günlerde yüzlerce insanın öldüğü, on binlerce ailenin yerinden edildiği ve çok sayıda çocuğun hayatını kaybettiği bildirildi. Başka bir deyişle, Hollywood kırmızı halısını sererken, Ortadoğu’da anneler kefen arıyordu.
İşte bu yüzden mesele yalnızca bir ödül töreni değildir. Mesele, Batı’nın acıyla kurduğu ikiyüzlü ilişkidir. Bir tarafta kendi kültürel eserlerinin içinden seçilmiş, tarihsel olarak güvenli, politik olarak risksiz, estetik olarak parlatılmış bir anne acısı vardır. Öte tarafta ise Batı’nın doğrudan ya da dolaylı biçimde silahlandırdığı, finanse ettiği, diplomatik olarak örttüğü savaşların içinde çocuklarını kaybeden gerçek anneler. Bir tarafta Shakespeare’in yüzyıllar önce ölen oğlunun sanatsal yankısı vardır; öte tarafta bugün Minab’da, Gazze’de, Lübnan’da, Suriye’de toprağa verilen gerçek çocuklar. Bir tarafta rol vardır; öte tarafta gerçek çocuk cesetleri ve onlara ağıt yakan gerçek annelerin dramları. Bir tarafta temsil vardır; öte tarafta hakikat. Ve Batı, utanmadan, bu iki dünya arasında hiçbir ahlâkî uçurum yokmuş gibi davranabilmektedir.
Riyakârlık tam da budur. Acıyı sevmek değil; seçerek sevmektir. Yas karşısında duyarlı olmak değil; yalnızca kendi estetik evrenine hizmet eden yas biçimlerine duyarlı olmaktır. Bir annenin acısını kutsarken başka annelerin acısına mühimmat göndermektir. Bir edebi eserin gözyaşını ödüllendirirken, gerçek gözyaşlarını doğuran bombanın üreticisi, satıcısı, finansörü ya da siyasi hamisi olmaktır. Hollywood’un Oscar gecesi işte bu yüzden sanatın kutlaması değil; trajedinin metalaştırılmasıdır. Batı’nın kendi suç ortaklıklarını perdeleyerek kendisine kültürel masumiyet madalyası taktığı bir gecedir.
Eğer gerçekten vicdanları varsa, eğer gerçekten ahlâktan söz etmeye yüzleri kalmışsa, o zaman on altıncı yüzyılda Shakespeare’in oğlunun ölümünü anlatmakla yetinmesinler. Gazze’de çocuklarını enkazdan çıkaran annelerin filmini yapsınlar. Minab’daki kız okulunda ölen çocukların annelerinin filmini yapsınlar. Lübnan’da bombalanmış evlerin önünde taş kesilmiş kadınların filmini yapsınlar. Suriye’de savaşın içinden geçmiş annelerin filmini yapsınlar. Ama bunu yine alıştıkları gibi failini saklayarak, suçu sis perdesine boğarak, bombayı gökten düşen kader gibi göstererek yapmasınlar. O filmlerde bombayı atan el de görünsün. O mühimmatı sağlayan siyaset de görünsün. O katliamı mümkün kılan sermaye de görünsün. O zaman belki sanat, ilk kez hakikate biraz yaklaşmış olur.
Batı’nın fazlasıyla imkânı var. Parası var, stüdyoları var, dağıtım ağları var, medya gücü var, propaganda kapasitesi var. Eksik olan şey teknik kudret değil; ahlâkî cesarettir. Bugüne kadar kendi estetik üstünlüğünü ilan etmek için kullandığı bütün araçları, bir kez olsun kendi suç ortaklığını göstermek için kullanabilirler mi? Asıl soru budur. Çünkü mesele temsil meselesi değildir yalnızca; mesele, failin adını koyma meselesidir.
Bu nedenle Doğu’nun ve benim Oscar’ım; bir rolü başarıyla canlandırdığı için alkışlanan bir aktrise değil, çocuklarını Batı’nın gönderdiği bombalar yüzünden kaybetmiş gerçek annelere gitsin… Minab’daki kız çocuklarının annelerine gitsin. Gazze’de küçük kefenlerin başında göz yaşı döken annelere gitsin. Lübnan’da yıkılmış evlerinin önünde ağıt yakan kadınlara gitsin. Suriye’de yıllardır bitmeyen savaşın içinden geçip yine de ayakta kalmaya çalışan annelere gitsin.
Batı’nın Oscar töreni sanat şenliği değil, tarihsel ölçekte büyümüş bir ahlâk parodisidir. Dünyanın bir yarısında bombalar yağar ve gerçek trajediler yaşanırken, öteki yarısında pahalı mücevherler ve milyon dolarlık sahne tasarımları eşliğinde “trajedinin en iyi performansı” kutlamasını yapmak, en hafif haliyle vicdanın çürümesidir. Kırmızı halının üstüne düşen ışık, Minab’daki okulun enkazına, Gazze’deki mezarlıklara, Lübnan’daki yıkıntılara, Suriye’deki yetim bakışlarına saplanıp kalan, ikiyüzlülüğün ışığından başka bir şey değildir…
Hollywood dün gece yine kendisini alkışladı. Batı yine kendi aynasında kendine hayran kaldı. Ama aynanın dışında kalan dünya onların senaryolarından çok daha gerçek, çok daha sert ve çok daha utandırıcı hakikatleri haykırıyor. Bir annenin acısını gerçekten anlamak isteyenler, dönsünler sebep oldukları ya da başlattıkları savaşlara baksınlar. Ama bunu asla yapmazlar, yapamazlar! Bu nedenle, benim nazarımda; Oscar, sinemanın en büyük ödülü değil, Batı’nın en büyük riyakarlık sahnesidir. Dünya halkları nezdinde de Batı’nın BM (Birleşmiş Milletler) gibi işlevsiz ve yalandan ibaret olduğu anlaşılan pek çok kurumu gibi yok hükmündedir… Batı kendi arasında eğlenedursun… Biz dünyanın geri kalanı, insanlık onuru ve yaşam hakkı için mücadele edeceğiz, mücadele edenlerin yanında duracağız…Doğu’nun ve benim Oscar’ım sahtenin değil, gerçek trajedinin annelerinindir…