CHP’nin dördüncü Genel Başkanı Deniz Baykal, 11 Şubat 2023 günü Ankara’daki evinde 84 yaşında ölmüştü. Bugün üçüncü ölüm yıldönümünde onu anıyoruz. Siyaset sahnesinde rol alanlar toplumun projektörlerinden öldükten sonra da kurtulamazlar. Çeşitli neden ve niyetlerle olumlu veya olumsuz yargılar kahve köşelerinden köşe yazılarına kadar her fırsatta yinelenir. Kanımca yaşamında ülke yazgısına etkisi olan politikacı ve devlet adamlarına siyah beyaz gözlükle bakmamak gerekir. Yaşam insanlar için artı ve eksilerden ibaret bir zaman kesitidir. Yakın döneme kadar ülkemizde ölenlerin ardından olumsuz bile olsa dikkatli bir söylem egemen olurdu. Her konuda olduğu gibi bu konuda da değer yargılarımız törpülendi. Saygısızlık üzerindeki çıta, küstahlığa hatta yalan ve iftiraya yükseltildi! Bundan payını alanların başında Deniz Baykal geliyor.
Deniz Baykal’a yönetilen ve günümüzde iftiraya dönüşen en önemli eleştiri şudur: 3 Kasım 2002 seçimlerinde üzerindeki yasak nedeniyle milletvekili olamayan Recep Tayyip Erdoğan’ı bu zor durumdan Deniz Baykal kurtarmış; hatta onunla pazarlık ederek karşılığında Cumhurbaşkanlığı sözünü almış! Bu sav Baykal’a bazen eleştiri bazen de hakaret dolu cümlelerle yöneltilir.
Böylesi çirkin bir şehir efsanesine son vermek ve iftira balonunu patlatmak için yazıyorum. Nedenlerimden biri geneldir. Gelecek kuşakların doğruyu bilmesi ve tarihin doğru yazılması içindir. İkincisi ise kişiseldir. O günkü mecliste 22. Dönem CHP Milletvekili olarak bulunmamdır. Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldıracak Anayasa değişikliğine olumlu oy kullanan bir kişi olarak gerçeği anlatma gereğini duymamdır. Vicdani sorumluluğumdur!
Bu girişten sonra okurlarımdan bir ricada bulunacağım. 23 yıl önceki olaya bugünün değil o günün gözlüğüyle baksınlar. Süleyman Demirel’in çok güzel vurguladığı gibi “Dünün çamaşırını bugünün güneşiyle kurutamazsınız!” Bugünkü Recep Tayyip Erdoğan, CHP Grup Başkanvekili ve yazar olarak çok sert eleştirilerde bulunduğum bir politikacıdır. Hele başkanlık sisteminden sonra canı yanan herkes haklı olarak onu sorumlu görmektedir. O zaman da 2002’deki Erdoğan’la 2026’daki Erdoğan arasındaki fark ortadan kaybolmaktadır. Şimdi dürbünlerimizi tersten 3 Kasım 2002 Türkiye’sine çevirelim.
İktidarda DSP/ANAP/MHP Hükümeti bulunmaktadır. Hükümet, ABD’den gönderilen Kemal Derviş’in özellikle kırsal kesimde yaptırdığı uygulamalar nedeniyle zor durumdadır. Merkez sağ ise erozyona uğramış, saygınlığını yitirmiştir. TBMM’de aynı saatlerde iki ayrı komisyonda Mesut Yılmaz’la Tansu Çiller’in birbirlerini aklatmaları sözcüğün tam anlamıyla “yaraya tuz basmak” olmuştur! Hiç beklenmedik bir zamanda MHP lideri Devlet Bahçeli’nin erken seçim çağrısı ise toplumda sevinçle karşılanmıştır. Seçmen merkez sağı cezalandırmak için sabırsızlıkla seçim sandığını beklemektedir. Kitlelerin önünde iki seçenek vardır. Birincisi “Millî Görüş” hareketinden ayrılan Adalet ve Kalkınma Partisidir (AK Parti). Parantez içinde yazalım, AKP’nin Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) temsilcisi olduğundan toplum o günlerde habersizdir. İkinci seçenek ise bir önceki seçimde baraj altında kalan ve başında Deniz Baykal’ın bulunduğu Cumhuriyet Halk Partisi’dir.
Seçim sonuçları ülkemizi derinden sarsmıştı. DYP/MHP/ANAVATAN partileri baraj altında kalmışlardı. Sistemin azizliği sonunda 550 sandalyeli TBMM’de AKP 362, CHP 177, bağımsızlar da 8 üye kazanmışlardı. Artık iki partili bir parlamento söz konusuydu. İktidarda tek başına AKP, muhalefette tek başına CHP vardı. Ancak önemli ve acil bir sorun gündemdeydi. 2002’de Anayasa Mahkemesi, Recep Tayyip Erdoğan’ın TCK 312. Maddesi gereğince hüküm giydiği için “Milletvekili olma yeterliliğine sahip bulunmadığı gerekçesiyle parti kurucusu olamayacağına” karar vermişti. Yüksek Seçim Kuruluda 12 Eylül Anayasasının Milletvekili seçilme yeterliliğini düzenleyen 76. Maddesinde yer alan “Affa uğramış olsa da ideolojik ve anarşik eylemlere katılma” hükmünü gerekçe göstererek Erdoğan’ın adaylığını kabul etmemişti. Özetle Erdoğan meclis dışında kalmıştı. AKP’nin bu durumu kabullenmesi beklenemezdi. TBMM’ne Anayasa’da değişiklik önerisi sundular. “İdeolojik ve anarşik eylemler” ile “Affa uğramış olsalar bile” ibarelerinin Anayasadan çıkartılarak yerine“Terör eylemleri” tanımının getirilmesini istiyorlardı. CHP bu önerilere olumlu bakıyordu. 12 Eylül’ün “Aldıkaçtı Anayasası” olarak eleştirilen bu maddeleri evrensel hukuk ilkelerine aykırıydı. Bir kere anarşik eylemlerin tarifi yoktu. Böyle bir hukuksal deyim de yoktu. “İdeolojik” deyimi ise sözcüğün tam anlamıyla düşünce suçuydu! “Anarşik eylemler” yerine terör tanımının getirilmesi ise isabetliydi.
Anayasa değişiklik önerisi 11 Aralık 2002’de TBMM’de AKP ve CHP oylarıyla kabul edildi. 19 Aralık günü Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer düzenlemeyi veto ederek meclise geri göndermişti. CHP Meclis Grubu 20 Aralık günü toplanarak vetoya karşın Anayasa değişikliğine desteğini sürdürme kararını aldı. İşin başında bir Anayasa krizi çıkmak üzereydi.
Baykal’a bu konuda hakaretler yağdıranlar o günkü meclis aritmetiğini ve konjonktürü ya bilmiyor ya da peşin yargıyla hareket ediyorlar. Baykal bu hamleyi yapmasa Erdoğan zaten Anayasa referandumu ile parlamentoya girme niyetindeydi. Nasıl mı? Bakın şöyle:
AKP 550 sandalyelik mecliste 363 milletvekiline sahipti. Anayasa’nın mecliste değiştirebilmesi için üçte iki çoğunluk sayısı 367 idi. AKP’nin bu durumda bağımsız seçilen 8 milletvekilinin dördünü transfer etmesi işten bile değildi. Bu olasılığın gerçekleşmemesi ise daha vahimdi! Zira Anayasa’nın referandumla değişmesi için gerekli 330 oy AKP’de fazlasıyla vardı. Bu durumda halkoylamasının yolu açılacaktı! Düşünebiliyor musunuz? Tek başına iktidar olan ve toplumun rüzgarını arkasına alan AKP’nin mağduriyet söylemine karşı çıkması CHP için yenilgiyi peşin kabul etmek demekti. Baykal bu hamlesiyle Erdoğan’ın referandum yoluyla gücünü artırmasına karşı çıkıyor, aynı zamanda çözüme katkı sağlamış oluyordu. Tersine bir görüntü CHP için tam bir felaketti! 1987’de siyasal yasakları referanduma sunan ve savunan Özal’ın durumuna düşecekti. CHP’liler Özal’ın gözdesi Güneş Taner gibi üstünde “No no no” yazan tişörtlerle meydanlarda mı dolaşacaklardı? Bugün Baykal’a saldıranlar o gün yasakları savunan bir CHP mi görmek istiyorlardı? Kaldı ki ne CHP Grubunda ne de TBMM’de yapılan oylamalarda herhangi bir baskı söz konusu olmamıştır. Örnek olarak karşı oy kullanan Adana Milletvekili Ziya Yergök’le Muğla Milletvekili Fahrettin Üstün’ü anımsıyorum.
İşin dedikodu tarafı ise bambaşkadır. Baykal’ın Cumhurbaşkanlığı pazarlığı yaptığını söyleyen Zülfü Livaneli, Baykal’ın tercihiyle Milletvekili seçildiği 22. Dönemde bu konuda tam bir suskunluk içindeydi. Bu savını milletvekili olmadığı dönemde ileri sürmüş maalesef toplumu önemli ölçüde inandırmıştır. Baykal’ın Erdoğan’la görüşmesi ise Meclise gelen 1 Mart tezkeresine üzerine gerçekleşmişti. Erdoğan tezkereye CHP’nin olumlu oy vermesini istemiş ve gerekçeli ret yanıtını almıştı.
Sona geliyorum. Uzun süre genel başkanlık yapan Baykal’ın elbette doğruları yanında önemli yanlışları da olmuştur. Kanımca güç zehirlenmesine uğradığı son on yılında tam bir ironiyle en tutarlı tavırların sahibi olmuştur. İddiayla söylüyorum. Deniz Baykal olmasaydı 1 Mart tezkeresi meclisten geçerdi. Ergenekon davasında Erdoğan’a “Sen bu davanın savcısıysan ben de avukatıyım” diyen Baykal değil miydi?
Bu yazı elbette bir Deniz Baykal muhasebesi değil. Öyle bir iddiam da yok. Ama “Erdoğan’ın yolunu açtı” savı tam bir iftiradır. AKP’nin 23 yıllık iktidarına karşı çıkan ve ezilen kitlelerde bu tür şehir efsaneleri maalesef karşılık buluyor. Bu iddia ve iftiranın gerçek dışı olduğunu anlatabildiysem ne mutlu bana!