Denemeler: Her şiir bir hikayedir

Abone Ol

Kahramanlarımız vardı bir de…

Elleri nasıl üşümüşse,

kızıllığın kar tepesinde,

Kırlangıçlar soluklanırdı

durgun suların

göl çeperinde

Eyvallah, gün batımına

sürüklenen rüzgarlar,

çölün ufkuna dizili

deve yüklü kervanlar

Susuzluğunuz

susuzluğumuza

dert olurdu

Elinde kamçı

kahraman kervanbaşılar.

Kervanlar yollara birer birer dizildiler. Kervanbaşları önde. Kuru ekmek yüklü develerin arkasında kadınlar, çocuklar, hastalar ve yaşlılar yürüyorlardı. Gidilecek yol uzundu. Ama varılacak yer bilinmiyordu. Yavan ekmeğe de razıydılar, susuzluğa da… Önlerinde aşılması gereken çöller, ardı sıra dizilen yüksek kayalıklı tepeler, sonra yine kupkuru sararmış topraklar ve ufka yaslanmış bozkırlara da…

Yolun sonuydu düşlerine kurulan. Bir labirent gibi, dönüp dolaşılıp kaybolunan dolambaçlı yolların; nihayetinde gürül gürül suların aktığı, yemyeşil yaylaların çarşaf gibi yayıldığı, semiren kuzuların otladığı ve kimsenin kimseye artık nereden gelip nereye gittiğinin sorulmadığı mutluluk diyarını bulmaktı ümitleri…

Kervanın arkasına dizilenler, insanlığın var olduğu ilk günden beri aranan ve özlenen bir amacın peşine düşmüşlerdi: Huzur. Ekmeğini sükunetle yemek, çocuklarını özgürce büyütmek, kimseye boyun eğmeden kutsal bildiklerine ibadet etmek.

Oysa kurulan her yeryüzü sofrasına çökmek isteyen çakallar bundan yana değildi. Dişleri keskin, gözlerini kan bürümüş, iştahı gemlenemez canavarlar, fıtratları gereği, her fırsatta Tanrı’nın masum çocuklarını midelerinde eritmek istiyorlar ve pervasızca şöyle buyuruyorlardı: “Av ve yem olarak, değersiz hayatlarınızın bağırsaklarımızda sonlanması fıtratınızda var! Ya da baş canavarın kendi dilindeki deyişi ile “That’stheway it is!”

Kırlangıçlar, kervan sürülerine eşlik ediyordu. İncecik, zarif bedenleriyle gökyüzünde bir alçalıp bir yükselerek. Ne de olsa göçmen kuşlarıydılar baharın. Güneşi ve yıldızları gösteriyorlardı buğulu kavisler çizerken gökyüzünün boşluğuna. Soğuk günlerin pençesinden, sıcak iklimlerin nahoşluğuna sürüklemek istiyorlardı kervanbaşlarını…

Kırlangıçlar türkü de tutturuşmuş diyorlar. En çok da uçarlarken. Neredeyse diğer bütün kuşlar bir yere konmuşken öter. Oysa kırlangıçlar gökyüzünde süzülürken. Tehlike anlarında tiz bir çığlıkla, yaz akşamlarında ya da yuvalarına yaklaşırken ise daha melodik ve yumuşak bir tonla. Deve kervanları bir vahaya vardığında kırlangıçları bulurlar başında… Kırlangıçlar bilirler çölleri aşarken hangi duraklarda soluklanan vahaların olduğunu. Bu yüzden kervanbaşları kırlangıçlarla özel bir dostluk kurar.

Kervanbaşları kırlangıçlara, milyonlar ise kervanbaşlarına düğümlemişlerdi kaderlerini… Hele bebeler… Annesinin memesindeyken ya da emeklerken dizi dibinde… Bir bombanın tepesine düşmesinden, hayatlarının açmadan solmasından kaçmak isteyen… Mavi gözlü… Kara gözlü… Ela gözlü bebeler… En çok onlar güveniyorlardı kervanbaşlarına. Koskocaman dünyada, bir kahraman kervanbaşları kalmıştı sığınabilecekleri zira…

Şimdi siz, kâinatın kanla beslenen vampirleri; ihalarınızla, sihalarınızla yazgısını damgalıyorken bir annenin henüz doğmamış bebeğinin; söylenmemiş ninnilerini yasa boğuyorken, gelecek hayalleri kurarken gittiği okula mezarlar kazıyorken saçları örgülü güzel yüzlü kızların; en kutsal destanların adını cinayetlerinizin adı ile lekeliyorken…

Şimdi biz; haykırmayacaksak söylenmemiş ninnilerini dünyaya gelmesine bile izin verilmeyen bebelerin; mezarlarına gül döküp katillerinin peşine düşmeyeceksek saçları örgülü güzel yüzlü kızların; en kutsal destanların cinayetlerinizle lekelenen adlarını temizlemeyeceksek; susacaksak ve seyredeceksek sadece, öyleyse zamanıdır kahraman kervanbaşlarının ardı sıra dizilmeye…