Siyonizm’i doğuran dinamiklerin küresel güç sistemine dönüşümü
20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İsrail yalnızca askeri bir devlet değil, aynı zamanda ideolojik, teknolojik ve jeopolitik ağların merkezinde duran çok katmanlı bir güvenlik sistemi haline dönüşmeye başladı. Bu dönüşümün arkasında yalnızca Ortadoğu’daki savaşlar ya da güvenlik tehditleri değil; Amerika’daki Evanjelik hareketin yükselişi, Soğuk Savaş sonrası değişen küresel güç dengeleri, bilgi teknolojileri devrimi ve güvenlik paradigmasının dijitalleşmesi de bulunuyordu. Böylece klasik ulus-devlet mantığıyla kurulan İsrail, zamanla “yüksek teknolojik güvenlik devleti” modelinin en belirgin örneklerinden biri haline geldi.
1970’lerden itibaren Amerika Birleşik Devletleri’nde Evanjelik Hristiyan hareketin siyasal etkisi hızla büyümeye başladı. Özellikle Güney eyaletlerinde ve muhafazakâr Amerikan toplumunda gelişen bu hareket, İsrail’i yalnızca jeopolitik bir müttefik olarak değil, aynı zamanda kutsal tarihin bir parçası olarak görüyordu. Evanjelik teoloji içinde önemli bir yer tutan “dispensationalism (Tanrı’nın insanlık tarihini farklı kutsal dönemler halinde yönettiğini ve İsrail’in yeniden güçlenmesini kıyamet öncesi ilahi planın parçası sayan teolojik anlayış)” öğretisi, Yahudilerin İsrail topraklarında toplanmasını Mesih’in dönüşüyle bağlantılı kutsal bir süreç olarak yorumladı. Böylece İsrail’e verilen destek yalnızca stratejik değil, metafizik ve dini bir karakter de kazandı.
1970’lerde yaşanan petrol krizi, Arap-İsrail savaşları ve Soğuk Savaş rekabeti, Amerikan muhafazakârlığında İsrail’i, Batı medeniyetinin Ortadoğu’daki ileri karakolu olarak konumlandırdı. Özellikle 1979 İran Devrimi sonrasında İsrail, Amerikan sağında “radikal İslam’a karşı demokratik kale” şeklinde sunulmaya başlandı. Ronald Reagan döneminde bu yaklaşım daha da kurumsallaştı. Evanjelik televizyon vaizleri, büyük kilise ağları, dini yayınlar ve bağış sistemleri aracılığıyla İsrail’e güçlü bir toplumsal destek üretildi. Bu süreçte İsrail meselesi Amerikan iç siyasetinin de önemli başlıklarından biri haline geldi.
Aynı dönemde İsrail’in iç yapısı da dönüşüyordu. 1948 sonrası dönemin kolektivist, tarımsal ve sosyalist eğilimli “kibutz devleti”, yerini giderek teknoloji, istihbarat ve savunma merkezli yeni bir modele bırakmaya başladı. 1967 Altı Gün Savaşı ve 1973 Yom Kippur Savaşı, İsrail elitlerine klasik askeri zaferlerin tek başına yeterli olmadığını gösterdi. Nüfus açısından küçük bir devlet olarak İsrail, uzun vadede varlığını sürdürebilmek için bilgi üstünlüğüne, teknolojik inovasyona ve istihbarat kapasitesine yatırım yapmak zorundaydı.
Bu nedenle İsrail’de üniversiteler, savunma sanayii ve istihbarat kurumları arasında son derece sıkı bir ilişki ağı oluştu. Özellikle Unit 8200 gibi askeri istihbarat birimleri, yalnızca güvenlik alanında değil, teknoloji girişimciliği açısından da büyük bir insan kaynağı merkezi haline geldi. Bunun yanında Mossad (İsrail’in dış istihbarat servisi) ve Shin Bet (iç güvenlik ve karşı istihbarattan sorumlu kurum) gibi yapılar da güvenlik teknolojileri, siber takip sistemleri ve veri analiz kapasitesinin gelişmesinde önemli rol oynadı. Bu kurumlarda yetişen mühendisler, yazılımcılar ve güvenlik uzmanları daha sonra sivil teknoloji şirketleri kurarak İsrail’in yüksek teknoloji odaklı ekonomik yapısını güçlendirdi. Böylece güvenlik teknolojisi ile özel sektör arasındaki sınırlar giderek silikleşti; askeri deneyim, sivil teknoloji üretiminin temel kaynaklarından biri haline geldi.
1980’lerden itibaren Amerikan sermayesi ve Silikon Vadisi bağlantıları da İsrail’in teknoloji kapasitesini büyüttü. ABD ile kurulan askeri ve akademik ortaklıklar, İsrail’i savunma teknolojileri alanında küresel ölçekte önemli bir laboratuvara dönüştürdü. İnsansız hava araçları, elektronik gözetim sistemleri, sınır güvenliği teknolojileri ve gelişmiş radar sistemleri gibi alanlarda İsrail dünya çapında etkili bir aktör olmaya başladı. Filistin topraklarında geliştirilen kontrol ve gözetim teknikleri ise daha sonra küresel güvenlik piyasasına ihraç edilen modeller haline geldi.
2000’li yıllara gelindiğinde ise dünya yeni bir güvenlik çağının içine girmişti. 11 Eylül saldırıları sonrasında “terörle mücadele” paradigması küresel siyasetin merkezine yerleşti. Bu yeni dönemde İsrail, uzun yıllardır deneyimlediği güvenlik savaşlarını Batı’ya anlatmak konusunda büyük bir avantaj elde etti. İsrailli güvenlik uzmanları, istihbarat şirketleri ve teknoloji firmaları dünya çapında büyük bir etki alanı kurdu. Özellikle NSO Group, Check Point, Cellebrite ve NICE Systems gibi şirketler; dijital takip, siber güvenlik, veri toplama ve iletişim analiz teknolojileri alanında küresel ölçekte etkili hale geldi. İsrail ile Amerika’daki Silikon Vadisi arasında da giderek güçlenen bir teknoloji ağı oluştu. Google, Microsoft, Intel, Nvidia, Apple ve Meta gibi büyük Amerikan teknoloji şirketleri İsrail’de araştırma merkezleri açtı; özellikle Tel Aviv ve Hayfa çevresi küresel teknoloji yatırımlarının önemli merkezlerinden biri haline geldi. Intel’in İsrail’de geliştirdiği çip teknolojileri, Google’ın yapay zekâ araştırmaları ve Microsoft’un siber güvenlik yatırımları, İsrail’in yalnızca askeri değil aynı zamanda yüksek teknoloji üretiminde de stratejik bir merkez haline gelmesini sağladı. Böylece siber güvenlik, dijital takip sistemleri ve veri analiz teknolojileri yeni çağın stratejik araçlarına dönüşürken İsrail bu alanlarda öncü ülkelerden biri oldu.
Yapay zekâ ve büyük veri teknolojileri de İsrail güvenlik modelinin merkezine yerleşti. Geleneksel savaş anlayışı artık yalnızca tanklar ve uçaklarla değil; algoritmalar, veri ağları, uydu sistemleri ve siber operasyonlarla şekillenmeye başladı. İsrail, savaş alanını dijitalleştiren ülkelerden biri olarak dikkat çekti. Özellikle Gazze çevresinde geliştirilen sensör ağları, yüz tanıma sistemleri, otomatik hedefleme mekanizmaları ve yapay zekâ destekli veri analiz programları modern savaşın yeni karakterini ortaya koydu. Demir Kubbe hava savunma sistemi yalnızca füze savunmasının değil, aynı zamanda gerçek zamanlı veri işleme ve algoritmik karar verme süreçlerinin de sembollerinden biri haline geldi. Ünite 8200’den yetişen mühendisler ve yazılımcılar hem askeri projelerde hem de özel teknoloji şirketlerinde etkili oldu. Palantir gibi Amerikan veri analiz şirketleriyle kurulan ilişkiler, İsrail-Amerikan teknoloji ve güvenlik iş birliğini daha da derinleştirdi. Böylece güvenlik ile teknoloji, devlet ile özel sektör, askeri istihbarat ile dijital ekonomi arasındaki sınırlar giderek daha geçirgen hale geldi.
Bu dönüşümün en sembolik örneklerinden biri ise “Demir Kubbe” savunma sistemi oldu. 2011 yılında aktif biçimde kullanılmaya başlayan bu sistem, kısa menzilli roket saldırılarını havada imha etmeyi amaçlayan gelişmiş bir füze savunma ağıydı. Ancak Demir Kubbe yalnızca teknik bir savunma sistemi değil, aynı zamanda İsrail’in güvenlik felsefesinin sembolü haline geldi. Jabotinsky’nin 1920’lerde ortaya koyduğu “Demir Duvar” anlayışı nasıl askeri caydırıcılık üzerinden siyasal güvenlik üretmeyi hedefliyorsa, Demir Kubbe de dijital çağın teknolojik caydırıcılık modeli olarak görüldü. Böylece ideolojik “demir duvar”, zamanla algoritmalarla çalışan gerçek bir “demir kubbeye” dönüşmüş oldu.
Fakat bu dönüşüm, aynı zamanda yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. İsrail’in yüksek teknolojik güvenlik modeli bir yandan devletin varlığını koruyan etkili bir sistem üretirken, diğer yandan sürekli gözetim, dijital kontrol ve militarizasyon eleştirilerini de büyüttü. Özellikle Filistin meselesi bağlamında geliştirilen güvenlik teknolojileri; insan hakları ve etik tartışmalarının merkezine yerleşti. Böylece İsrail yalnızca bir devlet değil; modern çağın güvenlik, teknoloji ve gözetim tartışmalarının en önemli laboratuvarlarından biri haline geldi.
20. yüzyılın sonundan 21. yüzyıla uzanan dönemde Yahudi diasporasının İsrail üzerindeki etkisine baktığımızda ise, klasik anlamda “göçmen topluluk desteği” sınırlarının aşılarak çok katmanlı bir ilişki ağına dönüştüğünü gözlemleriz. Bu ağın merkezi ağırlığı özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde oluştu; fakat İngiltere, Fransa, Kanada, Almanya, Arjantin, Güney Afrika ve Avustralya gibi ülkelerdeki Yahudi toplulukları da bu yapının farklı halkalarını meydana getirdi.
Burada önemli olan, diasporayı tek merkezden yönetilen homojen bir güç gibi görmek değil; aksine içinde liberal, muhafazakâr, seküler, dindar, Siyonist, eleştirel Siyonist ve anti-Siyonist eğilimleri barındıran çoğul bir alan olarak kavramaktır. Örneğin AIPAC (AmericanIsraelPublicAffairsCommittee / Amerika-İsrail Kamu İşleri Komitesi), Amerikan siyasetinde ABD-İsrail ilişkilerini güçlendirmeyi hedefleyen en etkili İsrail yanlısı lobi örgütlerinden biri olarak öne çıkarken; J Street (Amerikan Yahudi kamuoyunda daha liberal çizgide duran ve iki devletli çözümü savunan siyasi oluşum) kendisini daha “İsrail’in güvenliğini destekleyen fakat aynı zamanda barış ve diplomatik çözümü savunan” bir çizgide konumlandırır. Bu ayrım, diasporanın İsrail’e desteğinin tek sesli olmadığını gösterir.
Finansal alanda bu ağların tarihsel kökeni 19. yüzyılın sonundaki Edmond de Rothschild desteğine, Filistin’deki erken Yahudi yerleşimlerinin finanse edilmesine kadar uzanır. 20. yüzyılın ikinci yarısında ise bu destek biçimi büyük aile servetlerinden, vakıflardan, federasyonlardan, kampanya bağışlarından, üniversite kürsülerinden, düşünce kuruluşlarından ve siyasi eylem komitelerinden oluşan daha kurumsal bir yapıya evrildi. Edgar Bronfman’ın (Kanadalı-Amerikalı iş insanı, Seagram içki şirketinin eski yöneticisi ve Dünya Yahudi Kongresi’nin uzun süreli başkanı) Dünya Yahudi Kongresi içindeki rolü, Ronald Lauder’in (Amerikalı iş insanı, EstéeLauder ailesinin varisi ve Dünya Yahudi Kongresi başkanı) uluslararası Yahudi örgütlenmelerindeki etkisi, Sheldon Adelson’ın (Las Vegas merkezli gazino milyarderi ve Cumhuriyetçi çizgide güçlü İsrail yanlısı siyasi bağışçı) sağ-muhafazakâr İsrail yanlısı siyasete desteği, Haim Saban’ın (Mısır doğumlu İsrail-Amerikalı medya patronu ve Demokrat Parti çevresinde etkili siyasi bağışçı) Demokrat Parti çevresindeki etkisi bu alanın somut örneklerindendir. Bu isimler, modern demokrasilerde sermaye, lobi, medya ve dış politika arasındaki meşru ama tartışmalı ilişki biçimleri içinde analiz edilmelidir.
Bu ilişki ağlarının en örgütlü göründüğü coğrafya Amerika’dır. Washington’da Amerika-İsrail Kamu İşleri Komitesi, Büyük Amerikan Yahudi Örgütleri Başkanları Konferansı, İftira ve Karalama Karşıtı Birlik, Amerikan Yahudi Komitesi, Dünya Yahudi Kongresi, Kuzey Amerika Yahudi Federasyonları gibi kurumlar farklı düzeylerde diplomasi, kamuoyu oluşturma, antisemitizmle mücadele, İsrail savunusu, bağış organizasyonu ve siyasal temsil işlevleri üstlenir. Dünya Yahudi Kongresi kendisini 100’den fazla ülkedeki Yahudi topluluklarını temsil eden uluslararası bir yapı olarak tanımlar; Yahudi Ajansı ise İsrail ile dünya Yahudi toplulukları arasında göç, kimlik, eğitim ve topluluk bağları kuran tarihsel bir kurumdur.
Medya alanındaki etki ise daha karmaşıktır. Yahudi kökenli bazı medya sahipleri, editörler, yapımcılar, akademisyenler ve entelektüeller Batı kamuoyunda önemli roller üstlenmiştir. Hollywood’da, Amerikan basınında, üniversite çevrelerinde ve yayıncılık dünyasında Yahudi entelektüel varlığı güçlüdür; ama bu varlık kendi içinde İsrail hükümetlerini destekleyenler kadar sert biçimde eleştirenleri de barındırır. Noam Chomsky, Judith Butler, Tony Judt, Peter Beinart gibi isimler bunun en açık örnekleridir. Dolayısıyla medya etkisini “tek merkezli propaganda” değil, modern kamusal alan içinde kimlik, hafıza, Holocaust bilinci, antisemitizm korkusu, liberal değerler ve Ortadoğu politikalarının çatışmalı üretimi olarak okumak gerekir.
Özetle, “demir duvardan demir kubbeye” geçişin anlamı incelendiğinde görürüz ki Jabotinsky’nin “Demir Duvar” doktrini; Arap direncinin ancak aşılmaz bir güç duvarıyla kırılabileceği fikrine dayanıyordu. 21. yüzyılda ise bu duvar yalnızca sınır hattı, ordu ya da diplomatik destek değildir; füze savunma sistemleri, yapay zekâ, siber güvenlik, istihbarat ağları, veri analitiği, uluslararası kamuoyu yönetimi, üniversite diplomasisi, teknoloji yatırımı ve Washington’daki siyasi nüfuzla örülmüş daha karmaşık bir güvenlik mimarisidir. Demir Kubbe bu nedenle yalnızca roketleri havada imha eden bir savunma sistemi değil; İsrail’in kendisini sürekli tehdit altında gören devlet aklının teknolojik sembolüdür.
Fakat bu ağların büyümesi aynı zamanda yeni kırılmaları da doğurmuştur. 7 Ekim 2023 sonrası Gazze savaşı, Batı kamuoyunda İsrail’e verilen geleneksel desteği ciddi biçimde tartışmaya açtı. Üniversite kampüslerinde, Demokrat Parti içinde, insan hakları örgütlerinde ve genç Yahudi kuşaklar arasında İsrail politikalarına yönelik eleştiriler arttı. Amerika-İsrail Kamu İşleri Komitesi hâlâ güçlü bir siyasal aktör olarak varlığını sürdürürken, J Street gibi yapılar ya da “Şimdi Değilse Ne Zaman?” hareketi ve “Barış İçin Yahudi Sesi” gibi daha eleştirel oluşumlar, diaspora içindeki ayrışmayı görünür hale getirdi. Bu durum, diasporanın artık yalnızca İsrail’i savunan bir dış halka değil, aynı zamanda İsrail’in geleceğini tartışan bir iç eleştiri alanı olduğunu gösterir.
Bu nedenle yazı dizisinin finalinde varılacak temel sonuç şudur: Modern Siyonizm, yalnızca Filistin’e dönüş fikrinden doğmadı; sürgün hafızası, Avrupa antisemitizmi, milliyetçilik, emperyal rekabet, devletleşme, savaş, güvenlik korkusu ve diaspora örgütlenmelerinin birleşimiyle şekillendi. 21. yüzyılda bu tarihsel çizgi, finansal bağış ağları, lobi kurumları, medya etkisi, yüksek teknoloji, siber güvenlik ve savunma sistemleriyle yeni bir aşamaya geçti. Demir Duvar artık yalnızca askeri bir metafor değil; “demir kubbe” çağında siyasal, teknolojik, diplomatik ve psikolojik bir güvenlik evrenidir.
Dolayısıyla, diaspora ağlarının etkisi, basitçe “dışarıdaki Yahudilerin İsrail’e desteği” olarak okunamaz. Bu etki, modern dünyanın sermaye, bilgi, kimlik ve güvenlik ilişkileri içinde kurulmuş çok katmanlı bir güç alanıdır. Ancak aynı ağlar bugün kendi içlerinde de çatlamaktadır: İsrail’i koşulsuz savunanlarla, İsrail’in güvenliğini Filistinlilerin haklarıyla birlikte düşünmek gerektiğini savunanlar arasındaki ayrım giderek derinleşmektedir. Bu yüzden, demir kubbeye varan yolun son durağı yalnızca teknolojik üstünlük değil; aynı zamanda meşruiyet krizidir.
…devam edecek
Okuma önerisi
• Walter Laqueur – A History of Zionism
• AviShlaim – TheIron Wall
• RashidKhalidi – TheHundredYears’ War on Palestine
• Noam Chomsky &IlanPappé – On Palestine
• Daniel Gordis – Israel: A Concise History of a NationReborn