Modern Siyonizm’in güvenlik paradigmasının doğuşu
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülmesiyle birlikte Filistin, yalnızca bir coğrafya değil, birbirine rakip tarihsel hafızaların, milliyetçi tahayyüllerin ve güvenlik korkularının kesiştiği bir siyasal laboratuvara dönüştü. 1920’ler ve 1930’lar boyunca hızlanan Yahudi göçü ile Arap toplumunda büyüyen kaygılar, yalnızca yerel bir etnik gerilim yaratmadı; aynı zamanda modern Siyonizm’in ideolojik yönelimlerini de sertleştirdi. Bu ortamda Vladimir Jabotinsky’nin geliştirdiği “Demir Duvar” doktrini, İsrail devletinin ileriki yıllardaki güvenlik anlayışını şekillendirecek en etkili siyasal tezlerden biri hâline geldi.
1917’de yayımlanan Balfour Deklarasyonu ve ardından Filistin mandasının İngiltere’ye verilmesi, Yahudi göçünün önündeki siyasal ve hukuksal engelleri büyük ölçüde kaldırdı. Özellikle Doğu Avrupa’daki antisemitizm, pogromlar ve ekonomik krizler nedeniyle binlerce Yahudi, Filistin’e yönelmeye başladı. Bu göç hareketi yalnızca bireysel bir sığınma arayışı değildi; aynı zamanda modern Siyonist hareketin örgütlü bir ulus inşa projesiydi. Avrupa’daki milliyetçilik çağının etkisi altında şekillenen Siyonizm, Yahudilerin diaspora yaşamında sürekli güvensizlik içinde yaşayacağını düşünüyor ve bu nedenle tarihsel bir “ulusal merkez” oluşturmayı hedefliyordu.
1920’ler ve 1930’lar boyunca Filistin’e gelen Yahudi göçmenlerin önemli bir kısmı, tarım kolektifleri, kibutzlar, işçi örgütleri ve savunma yapıları kurarak yalnızca bir topluluk değil, gelecekteki devletin kurumsal temelini oluşturmaya başladı. Tel Aviv gibi yeni kentlerin büyümesi, İbranicenin canlandırılması, ekonomik yatırımların artması ve Avrupa sermayesinin bölgeye taşınması, Filistin’deki Yahudi nüfusunun ekonomik ve toplumsal ağırlığını hızla artırdı. Özellikle Almanya’da Nazizm’in yükselişiyle birlikte 1930’larda göç dalgası daha da yoğunlaştı. Bu durum, Arap toplumunda yalnızca demografik değil, aynı zamanda siyasal bir tehdit algısı yarattı.
Filistinli Araplar açısından mesele yalnızca göç değildi; toprak sahipliğinin değişmesi, ekonomik rekabetin artması ve gelecekte kendi siyasal varlıklarının ortadan kalkabileceği korkusuydu. Çünkü Yahudi yerleşimlerinin genişlemesi, birçok Arap köylüsünün topraksızlaşmasına yol açıyor, İngiliz mandasının politikaları ise Arap toplumunda giderek “taraflı” bir yönetim algısı yaratıyordu. Bu nedenle 1920 Nebi Musa olayları, 1921 Yafa çatışmaları ve özellikle 1929’daki Ağlama Duvarı gerilimleri gibi olaylar, Arap-Yahudi çatışmasının yalnızca geçici toplumsal krizler olmadığını ortaya koydu. Gerilim artık iki farklı ulusal projenin aynı toprak üzerinde egemenlik kurma mücadelesine dönüşüyordu.
Bu dönemde Siyonist hareketin içinde de ciddi fikir ayrılıkları oluşmaya başladı. İşçi Siyonizm’i daha kolektivist ve sosyalist bir çizgide ilerlerken, Vladimir Jabotinsky’nin temsil ettiği Revizyonist Siyonizm daha sert, milliyetçi ve askerî bir yaklaşımı savunuyordu. Jabotinsky’ye göre Filistinli Arapların Yahudi devletine gönüllü olarak razı olması mümkün değildi. Ona göre her yerli halk, doğal olarak kendi topraklarında başka bir ulusal hareketin egemenlik kurmasına direnirdi. Bu nedenle Araplarla uzlaşmanın kısa vadede gerçekçi olmadığını düşünüyordu.
1923 yılında yazdığı “Demir Duvar” makalesinde Jabotinsky, Yahudi yerleşiminin ancak aşılması imkânsız bir askerî ve siyasal güç sayesinde korunabileceğini savundu. Ona göre önce güçlü bir “demir duvar” kurulmalı, yani Arap toplumuna Yahudi varlığının ortadan kaldırılamayacağı gösterilmeliydi. Ancak bundan sonra gerçek bir müzakere mümkün olabilirdi. Bu düşünce, klasik liberal uzlaşma fikrinden çok, güvenliğin güç üzerinden sağlandığı realist bir siyasal anlayışı temsil ediyordu. Jabotinsky’nin yaklaşımı, yalnızca dönemin çatışmalarına verilen geçici bir tepki değildi; ilerleyen yıllarda İsrail devletinin güvenlik paradigmasının zihinsel temel taşlarından biri hâline geldi.
Revizyonist Siyonizm aynı zamanda “yeni Yahudi” fikrini de savunuyordu. Avrupa gettolarında edilgen, savunmasız ve sürekli tehdit altında ve diasporada yaşayan Yahudi imajı yerine; silahlı, disiplinli, milliyetçi ve gerektiğinde savaşabilen bir Yahudi kimliği yaratılmak isteniyordu. Bu düşünce daha sonra Irgun gibi paramiliter örgütlerde somutlaşacak, İsrail sağ siyasetinin ideolojik damarlarından birini oluşturacaktı. Menachem Begin (İrgun adlı Siyonist paramiliter örgütün eski lideri ve daha sonra İsrail’in 6. başbakanı) ve daha sonra Likud geleneği (İsrail’de milliyetçi-sağ siyaseti temsil eden siyasal çizgi) üzerinde Jabotinsky’nin etkisi açık biçimde hissedilecekti.
1930’lara gelindiğinde Filistin artık yalnızca İngiliz mandası altındaki bir bölge değil, küresel ideolojik çatışmaların da kesişim alanıydı. Avrupa’da yükselen faşizm ve antisemitizm Yahudi göçünü hızlandırırken, Arap dünyasında yükselen anti-emperyalist ve milliyetçi hareketler de Filistin meselesini daha geniş bir Arap kimliğinin parçası hâline getiriyordu. Böylece yerel bir toprak meselesi, giderek uluslararası bir kimlik ve güvenlik krizine dönüşüyordu.
Özetle; 1920’ler ve 1930’lar Filistin’de, yalnızca nüfus hareketlerinin yaşandığı yıllar değil; modern İsrail-Filistin çatışmasının zihinsel, ideolojik ve demografik temellerinin atıldığı bir dönemdi. 1920’ler ve 1930’lar Avrupası ise, yalnızca bir siyasal krizler dönemi değil, aynı zamanda modern uygarlığın kendi içindeki karanlık potansiyelleri açığa çıkardığı bir tarihsel kırılma dönemiydi. Birinci Dünya Savaşı’nın yıkımı, ekonomik buhran, ulusal aşağılanma duygusu, toplumsal korkular ve modern kitle siyasetinin yükselişi, faşizmin Avrupa’da güç kazanmasına uygun bir zemin hazırladı.
Faşizm, özellikle savaş sonrası Avrupa’da liberal demokrasinin zayıflığına, sosyalizmin yükselişinden duyulan korkuya ve milliyetçi öfkeye yaslanarak büyüdü. İtalya’da Mussolini’nin iktidara gelişi, faşist hareketlere yalnızca ideolojik değil, pratik bir model de sundu. Almanya’da ise bu zemin çok daha yıkıcı sonuçlar doğurdu. Versay Antlaşması’nın yarattığı ulusal aşağılanma hissi, 1929 Büyük Buhranı’nın milyonlarca insanı işsiz ve umutsuz bırakması, Weimar Cumhuriyeti’nin siyasal istikrarsızlığı ve toplumun geniş kesimlerinde düzen arzusunun güçlenmesi, Nazi hareketinin kitleselleşmesini mümkün kıldı.
Nazi hareketi, klasik bir sağ otoriterlikten daha fazlasını temsil ediyordu. O, modern propaganda tekniklerini, kitle mitinglerini, paramiliter şiddeti ve biyolojik ırkçılığı birleştiren totaliter bir ideolojiydi. Hitler’in 1933’te iktidara gelişi, yalnızca bir hükümet değişikliği değil, devletin bütün kurumlarının ırkçı ve totaliter bir dünya görüşüne göre yeniden örgütlenmesinin başlangıcı oldu. Naziler, iktidara geldikten sonra çok kısa sürede muhalefeti tasfiye etti, basını ve üniversiteleri denetim altına aldı, sendikaları dağıttı ve hukuku; rejimin ideolojik amaçlarına hizmet eden bir araç haline getirdi.
Bu süreçte antisemitizm, sokak şiddetinden devlet politikasına dönüştü. Yahudiler artık yalnızca nefret söyleminin hedefi değil, yasalarla dışlanan, ekonomik hayattan silinen, yurttaşlık hakları ellerinden alınan ve giderek fiziksel imhaya sürüklenen bir topluluk haline getirildi. 1935 Nürnberg Yasaları (Nazilerin Yahudilerin Alman vatandaşlığını iptal eden, Yahudiler ile Almanlar arasındaki evlilikleri yasaklayan ve Yahudileri hukuken ikinci sınıf statüye iten ırkçı yasaları), Yahudileri Alman ulusal topluluğunun dışına atan en önemli dönemeçlerden biri oldu. Böylece antisemitizm (Yahudilere yönelik tarihsel önyargı, düşmanlık ve ayrımcılık biçimi), bireysel önyargı ya da dinsel nefret olmaktan çıkarak modern bürokratik devletin soğuk, sistematik ve yasal görünüm kazanmış şiddetine dönüştü.
Nazi antisemitizminin en ürkütücü yönü, eski Yahudi karşıtlığını modern ırk teorileriyle birleştirmesiydi. Orta Çağ’ın dinsel önyargıları artık biyolojik, genetik ve sözde bilimsel bir dille yeniden üretiliyordu. Yahudi, Nazi ideolojisinde yalnızca din değiştirmesiyle kabul edilebilecek biri değil, varlığıyla tehdit sayılan “ırksal düşman” olarak kodlandı. Bu nedenle Nazi antisemitizmi, dışlama ile yetinmeyen, nihai olarak yok etmeyi hedefleyen bir ideolojik yapıya sahipti.
1941’den itibaren Holokost, yani Yahudi Soykırımı, Nazi Almanya’sının savaş politikasıyla iç içe geçen sistematik bir imha projesine dönüştü. Doğu Avrupa’nın işgali, milyonlarca Yahudi’nin Nazi denetimi altına girmesine yol açtı. Gettolar, toplama kampları, ölüm kampları, zorla çalıştırma düzeni ve gaz odaları, modern tarihin en büyük insanlık suçlarından birinin araçları haline geldi. Burada korkunç olan yalnızca öldürmenin ölçeği değil, öldürmenin bürokratik, teknik ve idari bir düzen içinde örgütlenmiş olmasıydı. Tren tarifeleri, kayıt sistemleri, sanayi şirketleri, doktorlar, mühendisler ve memurlar bu ölüm mekanizmasının farklı halkalarına dönüştü.
Holokost, modernliğin yalnızca ilerleme, akıl ve bilim üretmediğini; aynı zamanda aklın, bilimin ve bürokrasinin insanlıktan koparıldığında nasıl ölümcül bir makineye dönüşebileceğini gösterdi. Bu nedenle Yahudi Soykırımı, yalnızca Yahudi tarihinin değil, bütün insanlık tarihinin merkezi kırılmalarından biridir. Altı milyon Yahudi’nin sistematik biçimde öldürülmesi, Avrupa uygarlığının kendi ahlaki iddialarını derinden sarsmış, insan hakları, soykırım hukuku, azınlıkların korunması ve devlet şiddetinin sınırlandırılması konularında savaş sonrası dünyanın temel tartışmalarını belirlemiştir.
1945’te İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi, Nazi Almanya’sının askeri yenilgisi anlamına geliyordu; fakat bu yenilgi, Avrupa’nın ahlaki ve siyasal enkazını hemen ortadan kaldırmadı. Savaş sonrasında toplama kamplarının görüntüleri, yerinden edilmiş milyonlarca insan, yıkılmış şehirler ve soykırımın belgeleri, Avrupa’nın yalnızca maddi değil, vicdani bir harabeye de dönüştüğünü gösterdi. Bu ortam, savaş sonrası uluslararası düzenin kurulmasında belirleyici oldu. Birleşmiş Milletler’in doğuşu, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin hazırlanması, soykırım kavramının hukuki bir suç olarak tanımlanması ve Nürnberg yargılamaları, bu büyük felaketin ardından insanlığın kendisine koymaya çalıştığı ahlaki ve hukuki sınırların ürünleriydi.
Bu tarihsel süreç, aynı zamanda Siyonizm ve İsrail devletinin kuruluşuna giden yolu da derinden etkiledi. Avrupa’da asimilasyon, yurttaşlık ve eşitlik vaatlerinin Holocaust karşısında çökmesi, birçok Yahudi için diasporada güvenli yaşam fikrini ağır biçimde sarstı. Nazi soykırımı, modern Siyonizm’in daha önce dile getirdiği “Yahudilerin kendi siyasal güvenliklerine sahip olmaları gerektiği” tezine savaş sonrası dünyada çok daha güçlü bir meşruiyet zemini sağladı. Ancak bu meşruiyet, aynı zamanda Filistin meselesinin ve Arap-Yahudi çatışmasının yeni bir tarihsel evreye girmesine de yol açtı.
…devam edecek
Okuma önerisi
• Hannah Arendt – The Origins of Totalitarianism
• Walter Laqueur – A History of Zionism
• Zeev Jabotinsky – The Iron Wall
• Raul Hilberg – The Destruction of the European Jews
• Rashid Khalidi – The Hundred Years’ War on Palestine