Denemeler: Demir duvardan demir kubbeye Siyonizm’i doğuran dinamikler (22)

Abone Ol

Savaştan mandaya: Modern Siyonizm’in uluslararası meşruiyet kazanma süreci

20. yüzyılın başı yalnızca imparatorlukların çöküş süreci değil, aynı zamanda modern Ortadoğu’nun siyasal haritasını şekillendirecek yeni güç mücadelelerinin başlangıcıydı. Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı büyük kırılma, Avrupa’daki Yahudi meselesini yalnızca toplumsal ya da ideolojik bir tartışma olmaktan çıkarıp küresel stratejinin merkezine taşırken, Filistin de ilk kez dünya siyaseti açısından belirleyici bir jeopolitik alan hâline geldi.

1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Avrupa’daki bütün siyasal dengeler altüst oldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya’nın yanında savaşa girmesi, özellikle İngiltere açısından Ortadoğu’yu yalnızca sömürge bölgesi değil, aynı zamanda imparatorluğun geleceğini belirleyecek stratejik bir güvenlik hattı hâline dönüştürdü. Çünkü İngiltere için Hindistan’a ulaşan deniz yollarının güvenliği yaşamsal öneme sahipti ve 1869’da açılan Süveyş Kanalı bu hattın merkezinde bulunuyordu. Bu nedenle Filistin, yalnızca dini ya da tarihi bir coğrafya değil; Süveyş’i koruyan tampon bölge olarak görülmeye başlandı. Londra’daki stratejik çevreler açısından Filistin’e hâkim olmak, Akdeniz ile Hint Okyanusu arasındaki imparatorluk koridorunu güvence altına almak anlamına geliyordu.

Bu dönemde İngiltere’nin Ortadoğu’ya yönelik politikası yalnızca askeri hedeflerden ibaret değildi. İngiliz devlet aklı aynı zamanda savaş sonrası dünyanın nasıl şekilleneceğini de planlıyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılacağı öngörülüyor, Arap vilayetlerinin nasıl paylaşılacağı üzerine gizli diplomatik görüşmeler yürütülüyordu. Bu süreçte Filistin’in geleceği özel bir önem kazandı. Çünkü Filistin, hem Hristiyan Avrupa’nın kutsal toprak algısıyla bağlantılıydı hem de yükselen Siyonist hareketin merkezî hedefi hâline gelmişti. Böylece Avrupa emperyalizmi ile modern politik Siyonizm ilk kez aynı stratejik zeminde kesişmeye başladı.

Tam da bu dönemde ChaimWeizmann gibi figürler modern Siyonist hareketin yönünü değiştiren aktörler olarak öne çıktı. Rusya doğumlu bir kimyager olan Weizmann, yalnızca ideolojik bir Siyonist değildi; aynı zamanda Batı diplomasi çevreleriyle etkili ilişki kurabilen pragmatik bir siyasal aktördü. Özellikle İngiliz elitleriyle kurduğu yakın ilişkiler, Siyonist hareketin Avrupa’daki entelektüel çevrelerden çıkarak, devletler arası diplomasinin konusu hâline gelmesini sağladı. Weizmann’ın İngiltere’de bilimsel çalışmaları sırasında geliştirdiği kimyasal üretim yöntemlerinin savaş sanayisine katkı sunması da onun İngiliz devlet çevrelerinde prestij kazanmasına yardımcı oldu. Ancak Weizmann’ın asıl başarısı, Filistin’de bir Yahudi yurdu kurulmasının İngiliz çıkarlarıyla uyumlu olduğu tezini, Londra’daki karar vericilere kabul ettirebilmesiydi.

1916 yılında imzalanan Sykes–Picot Anlaşması ise Ortadoğu’nun geleceğinin Avrupalı güçler tarafından gizli biçimde planlandığını gösteren en önemli belgelerden biri oldu. İngiltere ve Fransa arasında yapılan bu anlaşma, Osmanlı topraklarının savaş sonrasında nasıl paylaşılacağını belirliyordu. Arap toplumlarına bağımsızlık vaat edilirken aynı anda bölgenin emperyal güçler arasında nüfuz alanlarına bölünmesi, Ortadoğu’daki modern siyasal krizlerin temelini oluşturdu. Filistin’in uluslararası bir yönetime bırakılması fikri de bu anlaşmanın dikkat çekici unsurlarından biriydi. Çünkü Filistin artık yalnızca yerel bir mesele değil, küresel güç rekabetinin merkezindeki stratejik bir alan olarak görülüyordu.

Sykes–Picot düzeni, Avrupa’nın Ortadoğu’ya dışarıdan çizdiği yapay sınırların başlangıcını temsil ederken, aynı zamanda modern Siyonizm’in uluslararası meşruiyet kazanacağı zemini de hazırladı. Çünkü savaş devam ederken İngiltere bir taraftan Arap milliyetçilerini Osmanlı’ya karşı destekliyor, diğer taraftan Fransızlarla gizli paylaşım planları yapıyor, aynı anda Siyonist hareketle de temaslarını yoğunlaştırıyordu. Bu çok katmanlı diplomasi, dönemin emperyal siyaset anlayışının tipik bir örneğiydi.

1917 yılında yayımlanan Balfour Deklarasyonu ise bütün bu sürecin tarihsel kırılma noktası oldu. İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un Lord Rothschild’e gönderdiği mektup, Filistin’de “Yahudi halkı için bir milli yurt” kurulmasını desteklediğini ilan ediyordu. Her ne kadar deklarasyon dikkatli ve muğlak bir dille kaleme alınmış olsa da modern Siyonizm açısından ilk büyük uluslararası siyasal tanınma anlamına geliyordu. Bu belgeyle birlikte Siyonist hareket ilk kez büyük bir emperyal gücün açık desteğini kazanmış oldu.

Ancak Balfour Deklarasyonu yalnızca ideolojik sempatiyle açıklanabilecek bir gelişme değildi. İngiltere’nin savaş koşullarında küresel Yahudi kamuoyunun desteğini kazanmak istemesi, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya’daki Yahudi çevrelerin savaş üzerindeki etkisine dair dönemin İngiliz elitlerinde oluşan algılar, deklarasyonun arkasındaki temel motivasyonlardan biri olarak görülüyordu. Bunun yanında İngiltere, Filistin’de kendisine bağlı ya da yakın bir siyasal yapının oluşmasının Süveyş hattını koruyacağını düşünüyordu. Böylece Siyonizm ile Britanya emperyal stratejisi arasında tarihsel bir kesişim meydana geldi.

Balfour Deklarasyonu aynı zamanda Filistin’de yaşayan Arap nüfus açısından gelecekteki büyük çatışmaların da başlangıcı oldu. Çünkü deklarasyonda bölgede yaşayan Arap çoğunluğun siyasal haklarına dair açık bir çerçeve bulunmuyordu. Bu durum ilerleyen yıllarda hem Filistin meselesinin hem de Arap-İsrail çatışmasının temel gerilimlerinden biri hâline gelecekti. Böylece Birinci Dünya Savaşı yıllarında alınan diplomatik kararlar yalnızca dönemin savaş stratejilerini değil, 20. ve 21. yüzyıl Ortadoğu siyasetini de belirleyen tarihsel bir miras bıraktı.

Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı jeopolitik kırılma, modern Siyonizmin yalnızca düşünsel bir akım olmaktan çıkıp uluslararası siyasetin parçası hâline gelmesini sağladı. Balfour Deklarasyonu’yla birlikte Filistin meselesi artık yalnızca bir göç ya da yerleşim hareketi değil, küresel güç dengeleriyle iç içe geçmiş tarihsel bir devletleşme projesine dönüşmeye başladı.

Birinci Dünya Savaşı’nın son evresi, yalnızca cephelerin kapanması değil, Ortadoğu’da yüzyıllardır süren Osmanlı siyasal düzeninin çözülmesi anlamına geliyordu. Filistin bu çözülmenin en kritik sahalarından biri haline geldi; çünkü burada askeri zafer, diplomatik vaatler ve yeni uluslararası hukuk düzeni iç içe geçti.

1917’de İngiliz ordusunun Kudüs’e girmesi, sembolik anlamı son derece büyük bir kırılmaydı. Kudüs, yalnızca askeri bir hedef değil, üç büyük dinin hafızasında yer alan tarihsel bir merkezdi. İngiliz General Edmund Allenby’in şehre yaya olarak girmesi, bu yüzden sadece bir askeri nezaket gösterisi değil, aynı zamanda yeni egemenliğin dini ve siyasi hassasiyetleri gözeten bir sahneleme biçimiydi. Osmanlı’nın dört yüzyıla yakın süren Filistin hâkimiyeti fiilen sona ererken, İngiltere bölgeyi artık yalnızca savaş ganimeti olarak değil, savaş sonrası kurulacak yeni Ortadoğu düzeninin stratejik anahtarlarından biri olarak görüyordu.

1918’de Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesiyle birlikte Filistin meselesi artık bir imparatorluk içi mesele olmaktan çıktı ve uluslararası diplomasinin konusu haline geldi. Mondros Mütarekesi ve ardından gelen işgal süreçleri, Osmanlı egemenliğinin hukuki ve fiili bakımdan çözülmesini hızlandırdı. Fakat Osmanlı’nın çekilişi, bölgede otomatik olarak bağımsız Arap devletlerinin doğması anlamına gelmedi. Tam tersine, imparatorluk sonrası boşluk, İngiltere ve Fransa gibi galip güçlerin stratejik hesaplarıyla dolduruldu. Bu noktada Filistin, Arap bağımsızlık beklentileri, İngiliz emperyal çıkarları ve Siyonist hareketin diplomatik hedefleri arasında sıkışan bir tarihsel alana dönüştü.

1919 Paris Barış Konferansı, savaş sonrası dünyanın yeniden düzenlendiği büyük diplomatik sahneydi. Burada Wilson ilkeleri, ulusların kendi kaderini tayin hakkı ve eski imparatorlukların mirası tartışıldı. Ancak bu ilkeler, özellikle Ortadoğu söz konusu olduğunda çoğu zaman seçici biçimde uygulandı. Avrupa’da ulusal devletlerin kurulması meşru bir hedef sayılırken, Osmanlı’dan kopan Arap topraklarında bağımsızlık talepleri büyük ölçüde manda rejimleriyle ertelendi. Böylece Paris Barış Konferansı, bir yandan eski imparatorluklar çağının sona erdiğini ilan ederken, öte yandan yeni ve daha rafine bir sömürge yönetimi biçiminin zeminini hazırladı.

1920’de Milletler Cemiyeti’nin kurulması, bu yeni düzenin hukuki çerçevesini oluşturdu. Teorik olarak Milletler Cemiyeti, savaşları önlemek, uluslararası iş birliğini geliştirmek ve halkların gelişimini gözetmek amacıyla kurulmuştu. Fakat manda sistemi, bu idealist söylemin içinde güçlü devletlerin çıkarlarını meşrulaştıran bir araç haline geldi. Manda altındaki toplumların “kendi kendilerini yönetmeye henüz hazır olmadıkları” ileri sürülüyor, bu nedenle gelişmiş devletlerin gözetimine ihtiyaç duydukları savunuluyordu. Bu yaklaşım, sömürgeciliğin doğrudan ilhak biçiminden daha modern, daha hukuki ve daha diplomatik bir dile bürünmüş haliydi.

Filistin Mandası’nın 1922’de İngiltere’ye verilmesi, bu sürecin en kritik dönemeçlerinden biri oldu. Çünkü Filistin, Irak ya da Suriye gibi yalnızca eski Osmanlı toprağı olarak değil, aynı zamanda Balfour Deklarasyonu’yla özel bir statü kazanmış bir bölge olarak ele alındı. İngiltere’ye verilen manda görevi, bölgede yaşayan yerli halkın siyasal haklarını koruma iddiası ile Yahudiler için “ulusal yurt” kurulmasını destekleme vaadini aynı metin içinde bir araya getiriyordu. Bu durum, başından itibaren derin bir çelişki taşıyordu. Çünkü Filistin’de nüfusun çoğunluğunu oluşturan Arap toplumunun siyasal beklentileri ile Siyonist hareketin kurumsal hedefleri aynı manda yapısı içinde yan yana getiriliyor, fakat aralarındaki gerilim gerçek anlamda çözüme kavuşturulmuyordu.

Balfour Deklarasyonu’nun 1922’de manda sistemine resmen yerleştirilmesi, 1917’de verilen siyasi vaadin uluslararası hukuk düzeni içine taşınması anlamına geldi. Böylece İngiltere’nin savaş sırasında Siyonist harekete sunduğu destek, yalnızca diplomatik bir açıklama olmaktan çıktı; Milletler Cemiyeti tarafından tanınan bir yönetim belgesinin parçası haline geldi. Bu adım, modern Siyonizm açısından büyük bir kazanımdı; çünkü hareket, artık yalnızca fikirsel ve örgütsel bir proje değil, uluslararası sistem tarafından tanınan bir siyasal hedefe sahipti. Buna karşılık Filistinli Araplar açısından bu süreç, kendi topraklarının geleceği hakkında söz sahibi olmadan, dış güçler tarafından belirlenen bir kaderin başlangıcı olarak algılandı.

Bu nedenle 1917’den 1922’ye uzanan dönem, Filistin tarihinin yalnızca askeri ve diplomatik bir geçiş evresi değildir. Bu yıllar, Osmanlı sonrası boşluğun İngiliz mandasıyla doldurulduğu, Siyonist projenin uluslararası meşruiyet kazandığı ve Filistin Arap toplumunun siyasal dışlanma duygusunun derinleştiği yıllardır. Daha sonra yaşanacak çatışmaların, göç tartışmalarının, toprak meselesinin ve egemenlik krizinin temelleri büyük ölçüde bu dönemde atılmıştır.

Sonuç olarak, Kudüs’ün İngiliz ordusu tarafından alınmasından Filistin Mandası’nın kurulmasına kadar geçen süreç, Ortadoğu’da eski imparatorluk düzeninden manda merkezli yeni bir uluslararası düzene geçişi simgeler. Bu geçiş, hem modern İsrail-Filistin meselesinin hukuki ve siyasal zeminini oluşturmuş hem de bölgenin yirminci yüzyıl boyunca sürecek en derin tarihsel çatışmalarından birinin kapısını aralamıştır.

…devam edecek

• Theodor Herzl – TheJewishState
• Walter Laqueur – A History of Zionism
• RashidKhalidi – TheHundredYears’ War on Palestine
• James Barr – A Line in theSand
• David Fromkin – A PeacetoEndAllPeace