Denemeler: Demir duvardan demir kubbeye Siyonizm’i doğuran dinamikler (15)

Abone Ol

Osmanlı’nın Yahudilere açtığı güvenli dünya ve modern Siyonizm’e giden yol

15. ve 16. yüzyıllar yalnızca Avrupa’daki büyük dönüşümlerin değil, aynı zamanda kitlesel korkuların, dini çatışmaların ve sürgünlerin de çağıydı. Özellikle İspanya ve Portekiz’de yükselen Katolik monarşiler, dini birliği devletin temel unsuru haline getirirken, Yahudiler giderek daha ağır baskılarla karşı karşıya kaldı. 1492’de yayımlanan Elhamra Fermanı ile yüz binlerce Yahudi ya Hristiyan olmaya zorlandı ya da İspanya’dan sürgün edildi. Ardından Portekiz’de benzer baskılar yaşandı. Avrupa’nın birçok bölgesinde Yahudiler gettolara kapatılıyor, mallarına el konuluyor, dönem dönem pogromlara uğruyor ve ekonomik hayatın dışına itiliyordu. Tam da bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’nın dışladığı Yahudiler için Akdeniz’in en büyük güvenli sığınaklarından biri haline geldi.

1492’de İspanya’dan sürgün edilen Yahudiler yalnızca Osmanlı İmparatorluğu’na gitmedi. Elhamra Fermanı sonrası yüz binlerce Sefarad Yahudisi Akdeniz’in ve Avrupa’nın farklı bölgelerine dağıldı. Bir kısmı önce Portekiz’e geçti; ancak birkaç yıl sonra Portekiz’de de baskılar ve zorla Hristiyanlaştırma uygulamaları başladı. Bu nedenle birçok Yahudi yeniden göç etmek zorunda kaldı. Kuzey Afrika’da Fas, Cezayir ve Tunus önemli sığınma alanları oldu. İtalya’daki Venedik, Livorno ve bazı küçük şehir devletleri de Yahudi tüccarları kabul etti. Daha sonraki yüzyıllarda özellikle Hollanda’nın Amsterdam şehri, dini hoşgörünün görece daha güçlü olduğu bir merkez haline geldi ve önemli Sefarad toplulukları burada yeniden örgütlendi. Ayrıca Balkanlar, Ege adaları, Levant bölgesi ve Orta Doğu’nun bazı şehirleri de Yahudi göçü aldı. Ancak tarihçilerin büyük bölümü, sürgün edilen Sefarad Yahudilerinin en büyük ve en organize biçimde kabul edildiği yerin Osmanlı İmparatorluğu olduğu konusunda hemfikirdir. Bunun birkaç nedeni vardı. Birincisi Osmanlı, o dönemde geniş topraklara, büyük liman şehirlerine ve güçlü ekonomik merkezlere sahipti. İkincisi, Osmanlı’nın çok dinli imparatorluk yapısı gayrimüslim toplulukların belirli ölçüde örgütlenmesine zaten izin veriyordu. Üçüncüsü ise Osmanlı yönetimi sürgün Yahudileri ekonomik ve stratejik açıdan yararlı görüyordu. Bu nedenle İstanbul, Selanik, İzmir, Edirne ve Saraybosna gibi şehirlerde büyük Yahudi cemaatleri oluştu. Özellikle Selanik, 16. yüzyılda dünyanın en büyük Yahudi merkezlerinden biri haline geldi.

II. Bayezid döneminde Osmanlı yönetimi, İspanya’dan kovulan Sefarad Yahudilerinin imparatorluk topraklarına yerleşmesine izin verdi. Tarihsel kaynaklarda sıkça aktarılan bir rivayete göre II. Bayezid’in, İspanya kralı Ferdinand için “kendi ülkesini fakirleştirip benimkini zenginleştiriyor” dediği anlatılır. Bu sözün birebir tarihi doğruluğu tartışmalı olsa da Osmanlı yönetiminin sürgün Yahudileri ekonomik ve toplumsal bir kaynak olarak gördüğü açıktır. Osmanlı’nın bu politikası yalnızca insani nedenlerle açıklanamaz. 15. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu hızla büyüyen bir dünya gücüydü ve özellikle İstanbul’un fethinden sonra ticaret, finans, zanaatkârlık ve şehir ekonomisini canlandırabilecek insan gücüne ihtiyaç duyuyordu. İspanya’dan gelen Yahudilerin önemli kısmı eğitimli tüccarlar, zanaatkârlar, hekimler, bankerler ve uluslararası bağlantılara sahip insanlardı. Bu nedenle Osmanlı yönetimi onları yalnızca “sığınmacı” olarak değil, aynı zamanda ekonomik ve stratejik katkı sağlayabilecek topluluklar olarak değerlendirdi. Bu karar yalnızca tek başına padişahın kişisel iradesiyle alınmış değildi. Osmanlı saray bürokrasisi, liman şehirlerindeki yöneticiler, ticaret çevreleri ve devletin mali yapısını yöneten bürokratik unsurlar da bu göçü destekledi. Özellikle Akdeniz ticaretinin genişletilmesi açısından Yahudi tüccar ağlarının Osmanlı’ya sağlayabileceği avantajlar önemli görülüyordu. Osmanlı İmparatorluğu farklı dinleri “millet sistemi” içinde yönetme konusunda zaten uzun bir deneyime sahipti. Rumlar, Ermeniler ve diğer gayrimüslim topluluklarla birlikte Yahudilerin de bu yapıya entegre edilebileceği düşünülüyordu. Böylece, sürgün Yahudilerin kabulü hem pragmatik devlet aklının hem de Osmanlı’nın çok dinli imparatorluk yapısının bir sonucu olarak şekillendi.

1492 sonrası İspanya’dan sürgün edilen Sefarad Yahudilerinin Osmanlı İmparatorluğu’na kabul edilmesi, Osmanlı’nın ekonomik, kültürel ve ticari hayatında önemli etkiler yarattı. Ancak tarihsel gerçekliği dengeli değerlendirmek gerekir. Osmanlı’daki bilimsel gelişmenin, ticaret ağlarının ve Avrupa ile ilişkilerin güçlenmesinin “tamamen” Yahudiler sayesinde gerçekleştiğini söylemek doğru olmaz. Osmanlı zaten fetihlerle büyüyen, Akdeniz ticaret yollarını kontrol eden, güçlü bir bürokrasiye ve askeri sisteme sahip büyük bir imparatorluktu. Fakat sürgün Yahudilerin gelişi, özellikle şehir ekonomisi, uluslararası ticaret, finans, matbaacılık, tıp ve kültürel etkileşim alanlarında Osmanlı’ya ciddi katkılar sağladı. Yani bu süreç Osmanlı’nın yükselişinin temel nedeni değil, yükselen Osmanlı’nın bazı alanlarda daha da güçlenmesine katkı sağlayan önemli unsurlardan biriydi.

Sefarad Yahudileri Osmanlı’ya geldiklerinde yalnızca nüfus getirmediler; beraberlerinde Avrupa bağlantıları, dil bilgisi, ticaret deneyimi, zanaatkârlık bilgisi ve kültürel birikim de taşıdılar. Özellikle İspanya’daki Endülüs mirasının etkisiyle bazı Yahudi toplulukları matematik, astronomi, tıp ve deniz ticareti konusunda dönemin birçok toplumuna göre daha geniş uluslararası deneyime sahipti. Osmanlı liman şehirlerinde yerleşen Yahudi tüccarlar, Akdeniz’de Venedik, Cenova, Amsterdam ve daha sonra Londra gibi ticaret merkezleriyle bağlantılar kurdular. Çok dillilik burada büyük avantaj sağladı. Ladino, İspanyolca, İbranice, Arapça, Türkçe ve bazı Avrupa dillerini bilen tüccarlar Osmanlı ile Avrupa arasında aracılık yapabildi. Bu durum özellikle dış ticaretin gelişmesinde etkili oldu.

Osmanlı’nın Yahudilere sunduğu ortam modern anlamda eşit yurttaşlık değildi. Gayrimüslimler “millet sistemi” içinde ikinci sınıf hukuki statüye sahipti ve cizye vergisi ödüyorlardı. Ancak dönemin Avrupa koşullarıyla karşılaştırıldığında Osmanlı’daki durum görece daha güvenliydi. Yahudiler kendi dini kurumlarını, havralarını, mahkemelerini ve eğitim yapılarını büyük ölçüde koruyabiliyorlardı. Ladino dili Osmanlı şehirlerinde yaşamaya devam etti. Ladino, İspanya’dan sürgün edilen Sefarad Yahudilerinin konuştuğu, eski İspanyolca temelli ve içinde İbranice, Türkçe, Arapça ve Balkan dillerinden kelimeler barındıran bir Yahudi diliydi. Bu dil yalnızca günlük iletişim aracı değil, aynı zamanda sürgün hafızasının ve kültürel kimliğin taşıyıcısı haline geldi. Matbaacılık alanında Yahudiler önemli rol oynadı; Osmanlı’daki ilk matbaalardan bazıları Yahudi toplulukları tarafından kuruldu. David ve Samuel İbn Nahmias kardeşlerin İstanbul’da kurduğu matbaa bunun erken örneklerinden biridir. Bu matbaalarda dini metinler, sözlükler ve çeşitli eserler basıldı. Ancak burada da dikkatli olmak gerekir; Osmanlı’da matbaanın genel toplum üzerinde yaygın etkisi Avrupa’daki kadar hızlı olmadı. Bunun nedenleri arasında hattatlık geleneği, dini çekinceler ve devletin kontrollü yaklaşımı vardı. Dolayısıyla Yahudiler matbaayı Osmanlı’ya taşıyan önemli topluluklardan biri olsa da bu durum Osmanlı’da bir “bilimsel devrim” yaratmadı. Avrupa’daki Rönesans, Reform ve Aydınlanma süreçleriyle karşılaştırıldığında Osmanlı’daki bilimsel dönüşüm daha sınırlı kaldı.

Selanik de diğer dikkat çekici örneklerden biridir. 16. yüzyılda Selanik, Yahudi nüfusun yoğun olduğu büyük bir ticaret ve üretim merkezi haline geldi. Dokuma, kumaş üretimi, liman ticareti ve deniz taşımacılığı alanlarında Yahudi tüccarlar etkin rol oynadı. Selanik’teki Yahudi toplumu yalnızca ekonomik bakımdan değil, düşünsel ve kültürel açıdan da güçlüydü. 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde Selanik, Osmanlı’daki modern Yahudi basınının, eğitim kurumlarının ve siyasi tartışmaların merkezlerinden biri haline geldi. Avrupa’daki milliyetçilik akımlarının etkisi burada daha yoğun hissedildi ve bazı Siyonist fikirler ilk kez bu çevrelerde yayılmaya başladı. İstanbul’da da benzer şekilde saray çevresine yakın çalışan Yahudi hekimler, tercümanlar ve mali danışmanlar ortaya çıktı. Örneğin Osmanlı sarayında görev yapan Musa Hamon gibi Yahudi hekimler yalnızca sağlık alanında değil, diplomatik ilişkilerde de etkili isimlerdi. Çünkü Avrupa ile ilişkilerde çok dillilik ve kültürel bağlantılar önemliydi.

Başka bir örnek; 16. yüzyılda Osmanlı sarayında etkili olan Joseph Nasi dikkat çekici figürlerden biriydi. Portekiz kökenli Yahudi bir diplomat ve finansçı olan Nasi, II. Selim döneminde saray çevresinde önemli nüfuz kazandı. Avrupa siyasetiyle yakın bağlantılar kurdu ve Osmanlı dış politikasında etkili isimlerden biri haline geldi. Bazı tarihçiler, Nasi’nin Tiberya bölgesinde Yahudi yerleşimini teşvik etmeye yönelik girişimlerini, modern Siyonizm’in çok erken ve sınırlı öncüllerinden biri olarak değerlendirmektedir. Her ne kadar bu girişimler modern ulusal hareket anlamında Siyonizm olmasa da “Yahudilerin tarihsel topraklara dönüşü” fikrinin Osmanlı döneminde de zaman zaman gündeme geldiğini göstermesi bakımından önemlidir. Benzer şekilde Dona Gracia Mendes Nasi de sürgün sonrası Osmanlı’ya sığınan en önemli Yahudi figürlerinden biriydi. Avrupa’nın en güçlü ticaret ailelerinden birine mensup olan Dona Gracia, Osmanlı’ya geldikten sonra İstanbul’da geniş ticaret ağları kurdu ve Avrupa’daki baskı altındaki Yahudilere mali destek sağladı. Onun kurduğu ekonomik ve sosyal dayanışma ağları, diaspora Yahudilerinin uluslararası ölçekte birbirine bağlı kalmasının erken örneklerinden biri olarak görülmektedir. Bu tür ağlar ilerleyen yüzyıllarda modern Yahudi örgütlenmelerinin ve Siyonist hareketin gelişmesinde dolaylı tarihsel zeminlerden biri olacaktı.

Bu süreç yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda, kültürel bir yeniden inşa dönemiydi. İspanya’dan gelen Sefarad Yahudileri, beraberlerinde Endülüs’ün bilimsel ve entelektüel mirasını da taşıdı. Arapça, İbranice, Ladino ve zamanla Türkçe arasında çok katmanlı bir kültürel dünya oluştu. Osmanlı şehirleri, Avrupa’daki antisemittik baskılardan kaçan hahamların, tüccarların, filozofların ve zanaatkârların yeniden örgütlendiği alanlara dönüştü. Sosyolojik açıdan ise Yahudi göçü, Osmanlı şehirlerini daha kozmopolit hale getirdi. İstanbul, Selanik, İzmir ve Edirne gibi şehirlerde Müslümanlar, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve diğer topluluklar yan yana yaşamaya başladı. Bu durum şehir kültürünü çeşitlendirdi. Yemek kültüründen müziğe, ticaret alışkanlıklarından gündelik dile kadar birçok alanda karşılıklı etkileşim oluştu. Özellikle Ladino dili ve Sefarad kültürü, Osmanlı şehir yaşamının görünür parçalarından biri haline geldi. Bunun yanında Yahudiler, Osmanlı’daki millet sistemi içinde kendi dini ve toplumsal kurumlarını koruyabildikleri için diaspora kimliklerini de sürdürebildiler.

Ekonomik açıdan Osmanlı yönetimi için en önemli meselelerden biri, sürgün edilen insanların beraberlerinde getirdiği sermaye ve uluslararası bağlantılardı. Osmanlı devleti büyüyen liman şehirlerini canlandırmak istiyordu. Yahudi tüccarların Akdeniz ağlarına entegrasyonu bu nedenle önemli görüldü. Ayrıca Avrupa’dan gelen bazı teknik bilgiler, ticaret yöntemleri ve finans ilişkileri de Osmanlı ekonomisine belirli ölçülerde katkı sundu. Özellikle deniz ticareti ve tekstil üretiminde bunun etkileri hissedildi. Ancak zamanla Avrupa’daki ekonomik dönüşüm çok daha hızlı ilerledi. Coğrafi keşifler sonrası Atlantik ticaretinin yükselmesi, sanayi kapitalizminin gelişmesi ve modern bankacılık sistemlerinin büyümesiyle Osmanlı ekonomisi Avrupa karşısında geride kalmaya başladı. Yahudi topluluklarının Osmanlı’ya katkıları önemliydi; fakat bu katkılar Osmanlı’nın yapısal sorunlarını çözmeye yetmedi. Yine de tarihsel açıdan bakıldığında, İspanya sürgünü sonrası Osmanlı’ya gelen Yahudilerin imparatorluğun şehir ekonomisi, ticaret hayatı, kültürel çeşitliliği ve uluslararası bağlantıları üzerinde ciddi etkiler bıraktığı söylenebilir. Bu etki, Osmanlı’nın çok kültürlü yapısının en dikkat çekici örneklerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

17. yüzyılda İzmirli Sabetay Sevi hareketinin bu coğrafyada doğması da tesadüf değildi; çünkü Osmanlı şehirleri Yahudi düşünsel hareketlerinin gelişebileceği daha esnek bir alan sunuyordu. Sabetay Sevi, 17. yüzyılda kendisinin beklenen Mesih olduğunu ilan eden Osmanlı Yahudisi mistik bir dini liderdi. Özellikle İzmir, Selanik ve İstanbul’daki Yahudi toplulukları arasında büyük heyecan yarattı. Hareket kısa sürede Osmanlı sınırlarını aşarak, Avrupa’daki Yahudi cemaatlerine kadar yayıldı. Ancak Osmanlı yönetiminin baskısı sonrası Sabetay Sevi’nin İslam’a geçmesi, Yahudi dünyasında büyük bir travma ve hayal kırıklığı yarattı. Buna rağmen Sabetaycı hareketin etkileri tamamen kaybolmadı. Çünkü bu hareket, sürgün hayatı yaşayan Yahudi topluluklarında “kolektif kurtuluş”, “geri dönüş” ve “tarihsel kader” düşüncelerini yeniden canlandırdı. Bazı tarihçiler, modern Siyonizm’in ortaya çıkışından yüzyıllar önce oluşan bu tür mesihçi hareketlerin, Yahudi ulusal bilincinin duygusal ve düşünsel altyapısına dolaylı katkı sağladığını düşünmektedir. Her ne kadar Siyonizm modern ve seküler bir milliyetçilik hareketi olarak doğmuş olsa da Yahudi toplumundaki tarihsel “geri dönüş” fikrinin kökleri daha eski dini ve mesihçi hareketlere kadar uzanmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu, sürgün sonrası Yahudi diasporasının yeniden toparlanabildiği en büyük güvenli alanlardan biri oldu. Eğer Osmanlı bu nüfusu kabul etmeseydi, Yahudi diasporası çok daha parçalanmış, ekonomik olarak daha zayıf ve kültürel olarak daha kırılgan hale gelebilirdi. Çünkü Osmanlı şehirleri yalnızca fiziksel güvenlik sağlamadı; aynı zamanda Yahudi cemaatlerinin kurumsal hafızasını korumasına da izin verdi. Havralar, haham okulları, Ladino dili, ticaret ağları ve diaspora dayanışması burada yeniden güçlendi. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı, modern Siyonizm’in doğrudan kurucusu değil; fakat Yahudi diasporasının tarihsel sürekliliğini koruyan önemli coğrafyalardan biri oldu. Selanik, İstanbul ve İzmir gibi merkezlerde canlı kalan Yahudi kültürü ve uluslararası bağlantılar, ilerleyen yüzyıllarda, modern Yahudi kimliğinin dağılmadan devam etmesine katkı sundu. Yani Osmanlı’nın rolü, Siyonizm’i “yaratmak” değil; Siyonizm’in ortaya çıkabileceği tarihsel toplumsal zeminin tamamen çökmesini engelleyen büyük yapılardan biri olmaktı denebilir.

Bununla birlikte Osmanlı’daki güvenlik mutlak değildi. Zaman zaman ekonomik krizler, yerel gerilimler ve siyasi çalkantılar Yahudi topluluklarını da etkiliyordu. Ancak Avrupa’daki Engizisyon mahkemeleri, zorla din değiştirme uygulamaları ve sistematik pogromlarla kıyaslandığında Osmanlı İmparatorluğu, uzun yüzyıllar boyunca Yahudiler için daha yaşanabilir bir dünya sundu. Bu nedenle Osmanlı deneyimi, Yahudi kolektif hafızasında yalnızca bir sığınma hikâyesi değil; aynı zamanda diaspora kimliğinin yeniden örgütlenme süreci olarak yer etti. Modern Siyonizm’in ortaya çıkışı 19. yüzyılda Avrupa’daki milliyetçilik, antisemitizm ve modern ulus-devlet düşüncesiyle doğrudan bağlantılıydı. Ancak Osmanlı’daki Yahudi diasporasının yüzyıllar boyunca koruduğu ekonomik dayanışma ağları, kültürel hafıza ve uluslararası iletişim kapasitesi, bu modern hareketin toplumsal altyapısının oluşmasına dolaylı katkılar sundu. Bu nedenle Osmanlı’daki Sefarad deneyimi, yalnızca bir sürgün hikâyesi değil; aynı zamanda modern Yahudi kimliğinin tarihsel sürekliliğini koruyan önemli halkalardan biri olarak değerlendirilebilir.

…devam edecek

Okuma Listesi

The Jews of the Ottoman Empire and the Turkish Republic — Stanford J. Shaw

Sephardic Jewry and the Ottoman Empire — Esther Benbassa & Aron Rodrigue

The Ottoman Empire and Early Modern Europe — Daniel Goffman

A History of the Jews — Paul Johnson

The Jewish State — Theodor Herzl

Sabbatai Sevi: The Mystical Messiah — Gershom Scholem