Diasporadan Siyonizm’e: Yahudi tarihinde dışlanma ve kimlik (14)
Yahudilerin yüzyıllar boyunca Avrupa’da dışlanması, gettolara kapatılması, sürgün edilmesi ve dönem dönem kitlesel şiddetin hedefi haline gelmesi, yalnızca diaspora bilincini değil, aynı zamanda “güvenli bir ulusal yurt” düşüncesini de güçlendirdi. Modern Siyonizm, 19. yüzyılda ortaya çıktığında yalnızca bir milliyetçilik projesi değil; yüzyıllar boyunca taşınan dışlanmışlık, güvensizlik ve kimlik mücadelesinin tarihsel bir sonucu olarak şekillendi.
Yahudilerin tarih boyunca farklı coğrafyalarda dışlanması, yalnızca dinî bir ayrımcılıkla açıklanamaz. Bu dışlanmanın arkasında dinî önyargılar, ekonomik çıkarlar, siyasal krizler, toplumsal korkular ve devletlerin kimlik inşa süreçleri birlikte rol oynamıştır. Yahudiler diaspora hayatında çoğu zaman azınlık cemaatler olarak yaşadılar. Kendi dinî hukuklarını, ibadetlerini, eğitim geleneklerini, evlilik kurallarını ve cemaat örgütlenmelerini korudular. Bu durum onları güçlü ve dayanıklı topluluklar haline getirdi; fakat aynı zamanda çoğunluk toplumlarının gözünde “ayrı duran”, “tam olarak bize ait olmayan” bir grup olarak algılanmalarına yol açtı.
Hristiyan Avrupa’da bu ayrılık daha sert bir anlam kazandı. Orta Çağ Hristiyan düşüncesinde Yahudiler yalnızca başka bir dinin mensupları olarak değil, İsa’yı kabul etmeyen ve yanlış biçimde, İsa’nın ölümünden sorumlu tutulan bir halk olarak görüldüler. Bu teolojik suçlama zamanla sosyal, ekonomik ve siyasal düşmanlığa dönüştü. Kan iftiraları, kuyu zehirleme suçlamaları, ayırt edici kıyafet zorunlulukları, gettolaştırma, meslek yasakları ve zaman zaman toplu katliamlar bu zihniyetin sonuçlarıydı.
Ekonomik etkenler de dışlanmanın önemli nedenlerinden biriydi. Yahudiler birçok Avrupa toplumunda toprak sahibi olma, loncalara girme, bazı meslekleri icra etme ve kamu görevlerinde bulunma konusunda kısıtlandılar. Bu nedenle ticaret, para değiştirme, vergi aracılığı, borç verme ve uzak mesafe ticareti gibi alanlara yöneldiler. Hristiyanlıkta faizle borç verme uzun süre günah sayıldığı için, Yahudiler bazı dönemlerde kralların ve soyluların izniyle borç verme işlerinde öne çıktılar. Fakat bu konum onları korumadı; tersine daha da tehlikeli hale getirdi. Krallar paraya ihtiyaç duyduklarında Yahudilerden yararlandılar, borçları silmek veya halkın öfkesini yatıştırmak istediklerinde ise onları kovdular.
İngiltere’de 1290 kovuluşu, bunun tipik örneklerinden biridir. Yahudiler kraliyet maliyesiyle, borç ilişkileriyle ve vergi düzeniyle bağlantılıydı. Zamanla hem borçlu soyluların hem de şehir halkının tepkisini çektiler. Kral I. Edward, Yahudileri ülkeden kovarken yalnızca dinî gerekçelerle hareket etmedi; aynı zamanda borç düzenini yeniden kurmak, Yahudi mallarına el koymak ve toplumdaki Yahudi karşıtı havayı kendi lehine kullanmak istedi. Böylece İngiltere’de Yahudilerin resmî varlığı yüzyıllar boyunca kesintiye uğradı.
Fransa’da da benzer bir döngü görüldü. Yahudiler 1182, 1306 ve 1394 tarihlerinde kovuldular; bazı dönemlerde geri çağrıldılar, sonra yeniden dışlandılar. Bu durum, Yahudilerin hem istenmeyen hem de ekonomik olarak ihtiyaç duyulan bir topluluk olarak görüldüğünü gösterir. Krallar mali sıkıntıya düştüklerinde Yahudilerin mallarına el koydu, onlara olan borçlarını iptal etti veya onları ülke dışına sürdü. Fransa’daki kovulmaların arkasında kraliyet hazinesinin para ihtiyacı, borçların silinmesi, dinî düşmanlık ve toplumsal baskı birlikte etkili oldu.
13.yüzyıldan itibaren Kastilya, Aragon ve diğer Hristiyan krallıklarında Yahudilere yönelik dini ve toplumsal baskılar arttı. Yahudiler çoğu zaman kralların mali koruması altında yaşasalar da halk arasında ve kilise çevrelerinde “yabancı”, “tehlikeli” ve “iman dışı” bir unsur olarak görülmeye devam ettiler. Özellikle ekonomik krizler, salgınlar ve toplumsal huzursuzluk dönemlerinde Yahudi toplulukları kolayca günah keçisi haline getirildi. Bu durum, Yahudilerin hem ekonomik işlevlerinden dolayı ihtiyaç duyulan hem de dini kimliklerinden dolayı dışlanan ikili bir konuma itilmesine yol açtı.
1391 yılında İspanya’nın birçok kentinde yaşanan Yahudi karşıtı saldırılar bu sürecin en yıkıcı dönemeçlerinden biri oldu. Sevilla’dan başlayarak farklı şehirlere yayılan şiddet olaylarında çok sayıda Yahudi öldürüldü, birçok sinagog tahrip edildi ve binlerce Yahudi zorla Hristiyanlaştırıldı. Bu zorunlu din değiştirmeler sonucunda “converso” ya da “Yeni Hristiyan” olarak adlandırılan geniş bir toplumsal kesim ortaya çıktı. Ancak din değiştirmek de çoğu zaman güvenliği garanti etmedi; çünkü eski Yahudi kökenli Hristiyanlar, samimi biçimde Hristiyan olup olmadıkları konusunda sürekli şüphe altında tutuldu.
15. yüzyıla gelindiğinde bu şüphe, “İspanyol engizisyonunun temel” gerekçelerinden biri haline geldi. 1478’de kurulan Engizisyon, özellikle conversoların gizlice Yahudi inançlarını sürdürüp sürdürmediklerini araştırmayı amaçlıyordu. Böylece mesele yalnızca dini inançtan çıkıp kan, soy ve köken meselesine dönüşmeye başladı. Bir kişinin Hristiyan olması artık yeterli görülmüyor; atalarının Yahudi olup olmadığı da siyasal ve toplumsal bir kuşku konusu haline geliyordu. Bu durum, modern çağdaki ırkçı antisemitizmin erken tarihsel işaretlerinden biri olarak görülebilir.
1492 İspanya kovuluşu ise bu sürecin en dramatik örneklerinden biridir. İspanya’da Müslüman, Hristiyan ve Yahudi topluluklar uzun süre aynı coğrafyada yaşadılar. Özellikle Endülüs döneminde Yahudiler bilim, tıp, felsefe, ticaret ve devlet hizmetlerinde önemli roller üstlendiler. Ancak Reconquista süreci ilerledikçe Hristiyan krallıklar “tek krallık, tek din, tek kimlik” anlayışını güçlendirdi.
Reconquista kelimesi İspanyolca bir sözcüktür ve “yeniden fetih” ya da “geri alma” anlamına gelir. Tarihsel olarak ise, İber Yarımadası’nın büyük bölümünü yüzyıllar boyunca yöneten Müslüman Endülüs devletlerine karşı Hristiyan krallıkların yürüttüğü uzun savaş sürecini ifade eder. Bu süreç yaklaşık 8. yüzyılda başladı ve 1492’de Granada’nın düşmesiyle tamamlandı. Basitçe anlatmak gerekirse, kuzeydeki Hristiyan krallıklar zaman içinde güneye doğru ilerleyerek Müslümanların yönettiği şehirleri tek tek geri aldılar. İşte bu uzun askeri ve siyasal sürece Reconquista denir. Bu dönem yalnızca savaşlardan ibaret değildi; aynı zamanda Yahudiler ve Müslümanlar üzerinde artan dini baskılar, zorla din değiştirmeler, sürgünler ve Engizisyon mahkemeleriyle de bağlantılıydı.
1492’de Granada’nın düşmesiyle Reconquista tamamlandı ve aynı yıl Katolik Krallar Ferdinand ile Isabel, Yahudilere ya Hristiyanlığı kabul etme ya da ülkeyi terk etme zorunluluğu getiren fermanı yayımladı. Bu karar, Sefarad Yahudiliği açısından büyük bir kopuş anlamına geldi. Binlerce Yahudi Osmanlı topraklarına, Kuzey Afrika’ya, İtalya’ya, Hollanda’ya ve Akdeniz’in başka bölgelerine göç etti. Böylece İspanya Yahudiliğinin yüzyıllar boyunca biriktirdiği kültürel, entelektüel ve ticari miras, diaspora ağları aracılığıyla farklı coğrafyalara taşındı.
İspanya’da asıl mesele yalnızca Yahudilerin din değiştirmemesi değildi. Hristiyanlığa geçmiş olan “converso” denen Yahudiler de kuşkuyla izleniyordu. Devlet, açıkça Yahudi kalanların, “conversoları” yeniden Yahudiliğe çektiğini iddia etti. Böylece Yahudiler, yeni kurulan Katolik İspanyol kimliği içinde tehlikeli bir farklılık olarak görüldü. 1492 kovuluşu bu nedenle yalnızca dinî bir karar değil, aynı zamanda devlet inşası, kimlik homojenleştirme ve mülkiyet transferi meselesiydi.
İspanya’daki Reconquista ve Engizisyon baskıları, Yahudi diasporasının Orta Çağ sonundaki en büyük kırılmalarından birini oluşturdu. Müslüman Endülüs döneminde Yahudiler her zaman eşit ve sorunsuz bir yaşam sürmemiş olsalar da özellikle bazı dönemlerde ticaret, tıp, felsefe, çeviri faaliyetleri ve saray bürokrasisi içinde önemli roller üstlenebilmişlerdi. Ancak Hristiyan krallıkların İber Yarımadası’nı yeniden ele geçirme süreci ilerledikçe, Yahudilerin konumu giderek daha güvencesiz hale geldi.
Modern Siyonizm açısından bakıldığında, İspanya’daki Reconquista ve Engizisyon deneyimi, Yahudi hafızasında “asimilasyonun bile güvenlik sağlamadığı” düşüncesini güçlendiren tarihsel örneklerden biri oldu. Din değiştirenlerin bile kuşkudan kurtulamaması, Yahudi kimliğinin yalnızca inanç değil, köken ve aidiyet üzerinden de hedef alınabileceğini gösterdi. Bu nedenle İspanya sürgünü, modern Siyonist düşüncenin yüzyıllar sonra kuracağı “diasporada kalıcı güvenlik yoktur” tezinin tarihsel hafızasında önemli bir yer tuttu.
Portekiz’deki 1496–1497 süreci de İspanya ile doğrudan bağlantılıydı. İspanya’dan kovulan birçok Yahudi Portekiz’e sığındı. Fakat Portekiz Kralı I. Manuel, İspanya kraliyet ailesiyle evlilik yoluyla siyasal ittifak kurmak istiyordu. Bu nedenle İspanya’nın baskısı altında Yahudilere ve Müslümanlara ülkeyi terk etme ya da Hristiyanlaşma dayatıldı. Ancak Portekiz ekonomik açıdan Yahudileri tamamen kaybetmek istemediği için birçok Yahudi’nin ülkeden çıkmasına izin verilmedi ve zorla vaftiz uygulamaları görüldü. Böylece Portekiz’de “Yeni Hristiyanlar” adı verilen, dışarıdan Hristiyan görünen ama kökenleri nedeniyle sürekli kuşkuyla izlenen bir topluluk oluştu.
Alman şehirlerinde durum daha parçalıydı. Çünkü Orta Çağ Almanya’sı tek merkezli bir devlet değildi; prenslikler, piskoposluklar ve serbest şehirlerden oluşuyordu. Bu yüzden Yahudilere yönelik uygulamalar yerelden yerele değişti. Haçlı Seferleri sırasında Ren bölgesindeki Yahudi cemaatleri büyük saldırılara uğradı. Kara Veba döneminde ise Yahudiler kuyuları zehirlemekle suçlandı ve birçok şehirde pogromlar yaşandı. Alman şehirlerindeki kovulmalar çoğu zaman yerel borç ilişkileri, lonca rekabeti, kilise vaazları, salgın korkusu ve şehir yönetimlerinin ekonomik hesaplarıyla bağlantılıydı.
Viyana ve Avusturya’daki 1420–1421 olayları da Orta Avrupa Yahudi tarihinde ağır bir kırılmadır. “Wiener Gesera (Viyana Felaketi)” olarak bilinen bu süreçte Yahudiler tutuklandı, mallarına el konuldu, bazıları sürüldü, bazıları zorla vaftiz edildi, bazıları ise öldürüldü. Suçlamalar arasında dinî saygısızlık, ritüel cinayet ve siyasal ihanet gibi Orta Çağ antisemitizminin klasik iftiraları vardı. Bu olayda da dinî nefret, siyasal korku ve ekonomik yağma iç içe geçti.
Sicilya ve Güney İtalya’daki kovulmalar ise İspanyol egemenliğiyle bağlantılıydı. Sicilya, Aragon ve daha sonra İspanyol etkisi altında bulunduğu için 1492’deki İspanyol kovuluş siyasetinin uzantısı bu bölgelere de taşındı. Sicilya’da çok eski bir Yahudi varlığı vardı; fakat İspanyol Katolik birliği politikası, Yahudiliği görünür bir cemaat olarak ortadan kaldırmayı hedefledi. Napoli ve Güney İtalya’da da benzer biçimde Yahudiler önce sığınmacı ve ekonomik aktör olarak kabul edildi, ardından İspanyol egemenliği güçlenince kovuldu. Bu bölgelerde Yahudilerin borç verme alanından çıkarılmasıyla onların yerini Hristiyan kredi kurumları almaya başladı. Ekonomik işlev sürdü; fakat Yahudiler sistemin dışına itildi.
İslam dünyasındaki durum Avrupa’dan farklıydı. Yahudiler İslam hukukunda “Ehl-i Kitap” kabul edildiler. Yani vahiy geleneğine sahip, Tevrat’a bağlı bir topluluk olarak tanındılar. Bu nedenle Yahudiler ve Hristiyanlar “zimmi” statüsüne alındı. Zimmi, Müslüman egemenliğini kabul eden, cizye ödeyen ve buna karşılık canı, malı, ibadeti korunan gayrimüslim topluluk anlamına gelir. Bu statü modern anlamda eşit yurttaşlık değildi; fakat Avrupa’daki gibi Yahudilerin tümden yok edilmesi ya da sürekli kovulması anlayışından daha istikrarlı bir hukuki çerçeve sunuyordu.
Ancak İslam dünyasını da tamamen hoşgörü cenneti gibi göstermek doğru değildir. Zimmi statüsü koruma sağlasa da hiyerarşikti. Yahudiler Müslümanlarla eşit siyasal haklara sahip değildi. Bazı dönemlerde özel kıyafet zorunlulukları, yeni ibadethane yapma sınırlamaları, kamu görevlerinde kısıtlamalar, aşağılayıcı vergi uygulamaları ve yerel baskılar görüldü. Fakat İslam dünyasında Avrupa’daki gibi Yahudileri “İsa’nın katilleri” olarak damgalayan merkezî bir teolojik düşmanlık yoktu. Bu fark, Yahudilerin birçok İslam coğrafyasında daha güvenli yaşayabilmesini sağladı.
Abbasi, Endülüs, Fatımi ve Osmanlı dönemlerinde Yahudiler ticaret, tıp, çeviri, diplomasi, felsefe ve saray hizmetlerinde önemli roller oynadılar. Maimonides gibi büyük Yahudi düşünürler İslam dünyasında yetişti. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1492’den sonra Sefarad Yahudilerini kabul etmesi de bu tarihsel farkın en bilinen örneklerinden biridir. Osmanlı açısından bu yalnızca insani bir kabul değildi; Sefarad Yahudileri ticaret, dil bilgisi, Akdeniz bağlantıları, zanaat ve mali becerileriyle imparatorluk için yararlı bir topluluk olarak görülüyordu.
Buna rağmen İslam toplumlarında Yahudilere hiç şiddet uygulanmadığını söylemek yanlış olur. Özellikle 12. yüzyılda Kuzey Afrika ve Endülüs’te hüküm süren Muvahhidler döneminde Yahudilere ve Hristiyanlara ağır baskılar yapıldı. Zorla din değiştirme, sürgün ve baskı olayları yaşandı. Maimonides’in ailesi de bu baskı ortamından kaçmak zorunda kaldı. Fas, Yemen, İran, Irak ve Kuzey Afrika’nın bazı dönemlerinde de Yahudilere yönelik yerel şiddetler, mal müsadereleri, zorla din değiştirme girişimleri ve aşağılayıcı uygulamalar görüldü.
Modern dönemde ise tablo daha da karmaşıklaştı. İsrail’in kuruluşu, Arap milliyetçiliğinin yükselişi, sömürgecilik sonrası krizler ve Arap-İsrail savaşları sonucunda birçok Müslüman çoğunluklu ülkeden Yahudiler göç etti, kaçtı veya baskı altında ayrılmak zorunda kaldı. Bu nedenle İslam dünyasındaki Yahudi tarihi yalnızca “koruma” ya da yalnızca “baskı” kavramıyla açıklanamaz. İslam dünyasında Yahudiler çoğu zaman hukuken tanınmış ve korunmuş, fakat eşit olmayan bir statüde yaşamışlardır. Avrupa’da ise özellikle Orta Çağ sonlarından itibaren Yahudiler sık sık dinî düşmanlık, ekonomik çıkar ve siyasal krizlerin hedefi haline gelmiş; kovulabilir, mallarına el konulabilir ve günah keçisi ilan edilebilir bir topluluk olarak görülmüşlerdir.
Sonuç olarak diaspora çağları boyunca yaşanan sürgünler, kovuluşlar ve kimlik baskıları, Yahudi toplumunda ortak tarihsel hafızayı ve kolektif aidiyet duygusunu derinleştirdi. Modern Siyonist ideoloji de büyük ölçüde bu tarihsel hafızanın, güvenlik arayışının ve yeniden siyasal merkez oluşturma düşüncesinin üzerine inşa edildi.
…devam edecek
Okuma listesi:
- Salo Wittmayer Baron — A Social and Religious History of the Jews
- Paul Johnson — A History of the Jews
- Simon Schama — The Story of the Jews
- Mark R. Cohen — Under Crescent and Cross
- Benzion Netanyahu — The Origins of the Inquisition in Fifteenth Century Spain
- Jane S. Gerber — The Jews of Spain
- Howard Sachar — A History of Israel: From the Rise of Zionism to Our Time