Denemeler: Demir duvardan demir kubbeye Siyonizm’i doğuran dinamikler (12)

Abone Ol

Kabala, Mesihlik ve modern Siyonizm’in zihinsel kökleri

Yahudi mezheplerinin tarihsel gelişimi, yalnızca dini hukuk ve yorum farklılıklarıyla sınırlı değildi. Sürgünler, yıkımlar, pogromlar ve diaspora hayatı boyunca Yahudi toplumunda aynı zamanda güçlü bir kurtuluş beklentisi, Mesihçi düşünce ve mistik gelenek de gelişti. Modern Siyonizm’in zihinsel arka planını anlamak için bu Mesihçi ve mistik hafızanın Yahudi tarihi içindeki yerini incelemek gerekir.

Yahudi dinindeki Mesihçilik ve mistik gelenek, Yahudi tarihinin en derin ve en etkili düşünsel damarlarından biridir. Bu gelenekler yalnızca dini inançları değil; sürgün psikolojisini, kurtuluş özlemini, toplumsal travmaları ve hatta modern Siyonizm’in zihinsel altyapısını bile etkilemiştir. Çünkü Yahudi tarihi boyunca insanlar yalnızca “Tanrı’ya nasıl ibadet edilir?” sorusunu değil, aynı zamanda “Bu sürgün ne zaman bitecek?”, “Acılar neden yaşanıyor?” ve “Kurtuluş nasıl gelecek?” sorularını da sormuştur. Bu nedenle Yahudi Mesihçiliği yalnızca dini bir beklenti değil; tarihsel travmalara verilen büyük kolektif cevaplardandır.

Mesihçilik düşüncesinin kökeni Tanakh’a kadar gider. İbranice “Maşiah” yani Mesih kelimesi, aslında “meshedilmiş kişi” anlamına gelir. Antik İsrail’de krallar ve bazı kutsal görevliler, yağ ile meshedilirdi. Başlangıçta bu kavram doğrudan, gelecekteki kurtarıcı anlamına gelmiyordu. Ancak özellikle Babil sürgünü sonrası dönemde, Mesih fikri giderek geleceğe dönük kurtarıcı bir figüre dönüştü.

MÖ 6. yüzyıldaki “Babil Sürgünü”, Yahudi kolektif hafızasında büyük bir kırılmaydı. Kudüs yıkılmış, Tapınak yok edilmiş ve halkın önemli kısmı sürgüne gönderilmişti. İşte bu travma içinde peygamberlik metinlerinde şu düşünce güçlenmeye başladı; Bir gün Tanrı İsrail’i yeniden toplayacak, sürgün bitecek, adalet yeniden kurulacak ve Davud soyundan gelen bir lider ortaya çıkacaktı. Bu beklenti zamanla “Mesih” kavramına dönüştü.

Özellikle Yeşaya, Yeremya ve Hezekiel gibi peygamberlerde, gelecekteki kurtuluş temasının izleri görülür. Başlangıçta bu daha çok, ulusal ve tarihsel restorasyon fikriydi. Yani İsrail yeniden ayağa kalkacak, Kudüs yeniden kurulacak ve Tanrı halkını terk etmeyecekti. Ancak yüzyıllar boyunca sürgünler, işgaller ve baskılar devam ettikçe, Mesihçilik daha mistik ve apokaliptik karakter kazandı.

Roma döneminde bu beklenti çok yoğunlaştı. Çünkü Yahudiler Roma egemenliği altında büyük baskı yaşıyordu. MS 70’te Kudüs Tapınağı’nın yıkılması ve ardından gelen sürgünler, Mesih beklentisini daha da büyüttü. Birçok kişi tarihin sonuna yaklaşıldığını düşünmeye başladı. Bu dönemde Yahudi toplumunda farklı Mesihçi hareketler ortaya çıktı. Bazı liderler kendilerini kurtarıcı ilan etti. Roma’ya karşı ayaklanmaların bir kısmı Mesihçi umutlarla bağlantılıydı. Özellikle “Bar Kohba İsyanı”, bunun önemli örneklerinden biridir. Bazı hahamlar Bar Kohba’yı Mesih olarak bile gördü.

Ancak isyanın yıkıcı biçimde bastırılması, Yahudi düşüncesinde büyük travma yarattı. Bundan sonra haham geleneği daha temkinli hale geldi. Mesih fikri tamamen terk edilmedi ama “tarihi zorlayarak kurtuluş getirme” düşüncesine kuşkuyla yaklaşılmaya başlandı.

Orta Çağ’da Mesihçilik, Yahudi mistisizmiyle birleşmeye başladı. İşte burada “Kabbalah (Kabala)” çok önemli hale gelir. “Kabala” kelimesi İbranice “kabul edilen gelenek” anlamına gelir. Yahudi mistisizmi içinde Tanrı’nın gizemini, evrenin yapısını ve kutsal sırları anlamaya çalışan öğretilerin genel adıdır.

Kabala’nın kökleri daha eskiye gitse de asıl sistematik gelişimi Orta Çağ’da özellikle İspanya ve Güney Fransa’da oldu. 13. yüzyılda ortaya çıkan “Zohar” adlı eser, mistik Yahudiliğin temel metinlerinden biri haline geldi. “Zohar” kelimesi İbranice kökenlidir ve “ışık”, “parıltı”, “ışıma” ya da “nur” anlamına gelir. Kelimenin kökü “z-h-r” harflerinden gelir ve “parlamak”, “ışıldamak” anlamı taşır. Bu isim tesadüf değildir. Çünkü Kabala geleneğinde ilahi bilgi genellikle ışık metaforuyla anlatılır. Tanrı’nın bilgeliği, kutsal sırlar ve kozmik gerçeklik “ışık” sembolizmiyle ifade edilir.

Geleneksel Yahudi inancı; Zohar’ın kökenini, Roma döneminde yaşamış haham Şimon Bar Yohai’ye bağlar. Ancak modern tarihçiler büyük ölçüde, eserin, Orta Çağ’da, özellikle Moses de León çevresinde derlendiğini düşünür. Zohar sıradan bir hukuk kitabı değildir. Talmud gibi doğrudan dini kuralları tartışmaz. Daha çok Tanrı’nın doğası, yaratılışın gizemi, evrenin yapısı, insan ruhu, iyilik ve kötülük ilişkisi ile mistik semboller üzerine yoğunlaşır.

Kabala düşüncesinde Tanrı’nın özü tamamen kavranamaz kabul edilir. Buna “Ein Sof” yani “sonsuz” denir. Zohar, Tanrı’nın bu sonsuz özünün dünyaya nasıl yansıdığını mistik sembollerle açıklamaya çalışır. Özellikle “Sefirot” denen kavram çok önemlidir. Bunlar Tanrısal enerjinin farklı tezahürleri gibi düşünülür.

Zohar yüzyıllar boyunca, özellikle mistik Yahudi çevrelerinde çok etkili oldu. Ancak bütün Yahudiler tarafından aynı ölçüde benimsenmedi. Bazı daha rasyonalist hahamlar Kabala’ya mesafeli yaklaştı. Örneğin Maimonides daha akılcı ve Aristotelesçi yaklaşımı temsil ederken, Kabala daha mistik ve sembolik bir damar oluşturuyordu.

Özellikle 16. yüzyılda Safed’de yaşayan mistik haham Isaac Luria, Kabala düşüncesini daha da geliştirdi. Luria’ya göre yaratılış sırasında “kapların kırılması” denen kozmik bir felaket yaşandı. İlahi ışığın parçaları dünyaya dağıldı ve insanlığın görevi bu dağılmış kutsal kıvılcımları yeniden toplamak oldu. Bu sürece “Tikkun Olam” yani “dünyanın onarılması” denildi. Böylece sürgün yalnızca siyasi değil, aynı zamanda kozmik kırılma olarak görülmeye başlandı. Mesih’in gelişi ise yalnızca politik kurtuluş değil, evrensel düzenin yeniden kurulması anlamını taşıyordu.

17. yüzyılda Osmanlı topraklarında ortaya çıkan Sabbatai Zevi (Sabetay Sevi) hareketi bunun dramatik örneklerinden biri oldu. Sabbatai Zevi kendisini Mesih ilan etti ve Yahudi dünyasında büyük heyecan yarattı. Çünkü sürgünlerden, pogromlardan ve aşağılanmadan yorulan insanlar, kurtuluşun geldiğine inanmak istiyordu. Yahudi dünyasının büyük bölümü ona umut bağladı. Ancak Osmanlı baskısı altında İslam’a geçmesi büyük şok yarattı. Bu olay Yahudi dünyasında Mesihçilik konusunda derin travma bıraktı. Bundan sonra birçok haham, kitlesel Mesihçi hareketlere daha kuşkuyla yaklaşmaya başladı.

Bununla birlikte mistik düşünce yok olmadı. Özellikle Doğu Avrupa’da Hasidism (Hasidizm) adlı mistik-dindar hareket gelişti. 18. yüzyılda Baal Shem Tov (Hasidizmin kurucusu kabul edilen Yahudi mistik ve din adamı) tarafından başlatılan bu hareket, dini yalnızca hukuk kurallarıyla değil; coşku, mistik deneyim ve Tanrı’yla duygusal bağ kurma üzerinden yorumladı. Hasidizm özellikle yoksul Doğu Avrupa Yahudileri arasında çok etkili oldu. Çünkü insanlar sürekli baskı, yoksulluk ve pogromlar içinde yaşıyordu. Mistik kurtuluş fikri, psikolojik dayanma gücü sağlıyordu.

Modern dönemde ise Mesihçilik ve mistik gelenek, bazı yönleriyle modern Siyonizm’i etkiledi. Seküler Siyonistler çoğu zaman dini anlamda Mesihçi değildi. Ancak “sürgünün sona ermesi”, “toprağa dönüş” ve “ulusal yeniden doğuş” gibi fikirler, tarihsel olarak Mesihçi hafızadan tamamen kopuk değildi. Özellikle dini Siyonizm akımı, İsrail devletinin kuruluşunu Mesihsel sürecin başlangıcı olarak yorumladı.

Buna karşılık bazı ultra-Ortodoks gruplar gerçek Mesih gelmeden kurulan seküler Yahudi devletini, dini açıdan problemli görmektedir. Bu yaklaşımın temelinde Talmud’daki “Üç Yemin” tartışması yer alır. Babil Talmudu’nun Ketubot 111-a bölümünde geçen alegorik pasajdan türetilen bu yoruma göre Tanrı üç sınır koymuştur: Yahudiler topluca ve zor kullanarak kutsal topraklara dönmeye çalışmamalı, dünya uluslarına karşı büyük siyasi-askeri isyan başlatmamalı ve dünya ulusları da Yahudilere aşırı zulmetmemelidir.

Bazı ultra-Ortodoks hahamlar modern Siyonizm’i bu yeminlerin ihlali olarak yorumladı. Onlara göre Mesih gelmeden siyasi milliyetçilik yoluyla Yahudi devleti kurmak, Tanrısal zamanlamayı zorlamak anlamına geliyordu. Ayrıca modern Siyonizm’in kurucularının büyük bölümünün seküler, sosyalist ve Avrupa tipi milliyetçilikten etkilenmiş kişiler olması da onlar açısından ciddi problemdi. “Nasıl olur da dini kurallara tam bağlı olmayan insanlar kutsal Yahudi devletini kurabilir?” sorusu bu çevrelerde güçlü biçimde soruldu.

Örneğin Neturei Karta gibi bazı radikal ultra-Ortodoks hareketler bugün bile İsrail devletinin meşruiyetini reddeder. Buna karşılık dini Siyonist çevreler İsrail devletinin kuruluşunu Mesih sürecinin başlangıcı olarak görür. Bazıları ise daha pragmatik yaklaşarak devleti fiilen kabul eder ama ideolojik olarak tam kutsal saymaz.

Dolayısıyla Yahudi Mesihçiliği yalnızca “gelecek bir kurtarıcıya inanmak” değildir. O, sürgün, travma, umut, tarihsel adalet, kozmik düzen ve insanlığın kurtuluşu gibi çok katmanlı düşüncelerin birleştiği büyük tarihsel gelenektir. Yahudi mistisizmi ise bu sürece; evrenin gizemi, semboller ve kozmik anlam arayışını eklemiştir. Modern Siyonizm’in bazı zihinsel ve sembolik kökleri de işte bu uzun Mesihçi ve mistik hafızanın içinden doğmuştur. Bu nedenle Yahudi mistisizmi ve Mesihçilik geleneği, modern İsrail düşüncesinin tarihsel arka planını anlamada, önemli düşünsel katmanlardan birini oluşturur.

…devam edecek

Kaynakça / Okuma Önerileri

  • Major Trends in Jewish Mysticism — Gershom Scholem
  • Sabbatai Sevi: The Mystical Messiah — Gershom Scholem
  • A History of Zionism — Walter Laqueur
  • The Zohar