Denemeler: 21. yüzyıl sömürgeciliği ve Amerika-İsrail’in İran savaşı (1)

Abone Ol

Tarih, çoğu zaman kazananların yazdığı bir hikâye olarak sunulur; fakat dikkatle bakıldığında o hikâyenin satır aralarında bastırılmış başka sesler, örtülmüş başka gerçekler vardır. Bugün Orta Doğu’da “demokrasi”, “güvenlik” ya da “istikrar” söylemleriyle yürütülen askeri müdahaleleri anlamak istiyorsak, bu söylemlerin köklerini birkaç yıl öncesinde değil, birkaç yüzyıl öncesinde aramak zorundayız. Çünkü modern dünyanın büyük güçleri, kendilerini ne kadar yeni ve farklı göstermeye çalışsa da tarihsel süreklilik çoğu zaman inkâr edilemeyecek kadar açıktır.

Bu yazı dizisine İngiltere ile başlamamın nedeni tam da budur. Çünkü İngiliz sömürgeciliği, yalnızca bir imparatorluğun yükseliş hikâyesi değil; aynı zamanda modern dünyanın güç ilişkilerinin, müdahale biçimlerinin ve “meşrulaştırma” dilinin doğduğu yerdir. 1607’de Jamestown’da (Virginia) kurulan ilk kalıcı İngiliz yerleşimi, genellikle yeni bir dünyanın başlangıcı olarak anlatılır. Oysa bu başlangıç, aynı zamanda yerli halkların topraklarından edilmesi, sistematik şiddet, zorla el koyma, kadınlara tecavüz etme ve nihayetinde Afrikalıların köleleştirilmesiyle şekillenen bir düzenin ilk adımıdır.

İngilizler Amerika’ya yalnızca yeni bir hayat kurmak için gitmediler; aynı zamanda kaynaklara ulaşmak, güç elde etmek ve rakiplerini geride bırakmak için gittiler. Bu süreçte yerli halklar “medenileştirilecek” topluluklar olarak görüldü, toprakları ise sahipsiz kabul edildi. Bu zihniyet, yalnızca dönemin şartlarına ait bir yanılgı değil; sistemli bir ideolojik çerçeveydi. “Medeniyet götürmek” iddiası, çoğu zaman şiddetin üzerini örten bir perde işlevi gördü. Bugün farklı coğrafyalarda karşımıza çıkan “demokrasi getirme” söylemiyle bu tarihsel dil arasındaki benzerlik dikkat çekicidir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin ortaya çıkışı da bu bağlamdan bağımsız değildir. ABD, her ne kadar daha sonra İngiltere’den koparak bağımsız bir devlet haline gelmiş olsa da kuruluş dinamikleri İngiliz sömürgeciliğinin mirası üzerine inşa edilmiştir. Toprak genişlemesi, yerli halkların sistemli biçimde dışlanması ve kölelik gibi uygulamalar, bu tarihsel sürekliliğin parçalarıdır. Bu nedenle bugün küresel ölçekte etkili olan güçlerin politikalarını anlamak için, onların tarihsel kökenlerine bakmak kaçınılmazdır.

Bu çerçevede İngiltere’nin rolü yalnızca geçmişte kalmış bir imparatorluk hikâyesi değildir. Tarih boyunca farklı coğrafyalarda yürüttüğü politikalar, çoğu zaman yerel halkların kaderini belirlemiş; kimi zaman doğrudan, kimi zaman dolaylı müdahalelerle yeni güç dengeleri oluşturmuştur. Bu nedenle İngiltere’nin bugünkü küresel ittifaklar içindeki konumu da tarihsel süreklilikten bağımsız düşünülemez.

Bu yazı dizisi, işte bu sürekliliği ortaya koyma çabasının bir parçasıdır. Amaç, geçmişi bugünün tartışmalarına basitçe uyarlamak değil; aksine, bugünün olaylarını anlamak için geçmişin nasıl bir zemin oluşturduğunu göstermektir. Jamestown’dan başlayan hikâye, yalnızca bir koloninin kuruluşu değildir; aynı zamanda modern dünyanın güç, müdahale ve meşruiyet anlayışının da başlangıç noktalarından biridir. Bu yüzden İngiltere ile başlıyoruz. Çünkü bugünü anlamak için, önce hikâyenin nerede başladığını görmek gerekir.

İngiltere’nin Amerika kıtasındaki varlığı, çoğu zaman “keşif”, “yerleşim” ya da “yeni bir dünyanın inşası” gibi romantik ifadelerle anlatılır. Oysa Jamestown’dan başlayan bu hikâye, gerçekte çok daha sert, çok daha çıplak bir gerçeği barındırır. Bu hem bir umut arayışının hem de sistemli bir sömürünün başlangıcıdır. Ve bu başlangıcı en iyi anlatan şey, dönemin insanlarının kendi sözleridir.

1607’de Virginia’da kurulan Jamestown, İngilizlerin Kuzey Amerika’daki ilk kalıcı yerleşimi olarak tarihe geçti. Bu yerleşimin arkasında devlet değil, bir şirket vardı: Virginia Company. Ama bu şirket yalnızca ticari bir girişim değildi; aynı zamanda İngiltere’nin dünyaya açılma arzusunun kurumsal ifadesiydi. Altın bulma hayali, yeni ticaret yolları arayışı ve Avrupa’daki güç dengelerinde yer edinme isteği, insanları Atlas Okyanusu’nun ötesine sürükledi. Ancak Jamestown’a gelenlerin büyük kısmı çiftçi değil, “servet arayıcısıydı.” Bu yüzden koloni daha ilk yıllarında açlıkla yüz yüze kaldı.

Koloninin önde gelen isimlerinden biri olan John Smith, bu durumu şu sözle özetliyordu: “Çalışmayan yemek yiyemez.” Bu söz, bir disiplin çağrısıydı ama aynı zamanda bir çaresizliğin ifadesiydi. Çünkü İngilizler hayatta kalabilmek için kısa sürede çevredeki yerli halkın kaynaklarına yönelmeye başlamıştı. Karşılarında ise bölgenin yerli kabilelerinden oluşan güçlü bir birlik vardı: Powhatan Konfederasyonu.

Başlangıçta yerliler ile kolonistler arasında ticaret ve sınırlı iş birliği görülse de bu denge uzun sürmedi. Açlık çeken kolonistler, zamanla zor kullanmaya başladı. İngiliz komutanlarından George Percy, bu süreci saklamadan anlatır: “Evlerini yaktık, mısırlarını aldık ve bulduğumuz her şeyi yok ettik.” Bu cümle, bir savaşın değil, bir yönteminin ifadesidir. Artık mesele hayatta kalmak değil, kontrol etmekti.

Bu kontrol, yalnızca fiziksel şiddetle sınırlı değildi; zihinsel bir üstünlük duygusuyla da besleniyordu. İngiliz yazar William Strachey, yerli halkı “kaba ve vahşi ama medenileştirilebilir” olarak tanımlıyordu. Bu bakış açısı, sömürgeciliğin en tehlikeli yanını gösterir; şiddeti meşrulaştıran bir düşünce sistemi.

Yerli tarafın sesi ise daha az duyuluyordu, ama daha çarpıcıydı. Powhatan liderine atfedilen şu söz, iki dünya arasındaki farkı tek cümlede özetler: “Sevgiyle elde edebileceğiniz şeyi neden zorla alıyorsunuz?” Bu soru, aslında cevaplanmamış bir ahlaki sorudur. Çünkü İngilizler bu soruya barışla değil, daha fazla güçle karşılık verdi.

1622’de yaşanan büyük saldırı ve ardından gelen İngiliz misillemeleri, bu ilişkinin artık geri dönülmez biçimde koptuğunu gösterdi. İngilizler yalnızca savaşmadı; aldatarak yerlileri topluca zehirleme gibi yöntemlere de başvurdu. Daha sonraki yıllarda bir koloni yöneticisinin söylediği şu söz ise niyetin artık ne kadar açık olduğunu ortaya koyuyordu: “Onları kökünden kazımayı gerekli bulduk.” Bu ifade, artık bir çatışmanın değil, bir yok etme iradesinin göstergesidir.

Ancak sömürgecilik yalnızca yerli halkla sınırlı kalmadı. 1619 yılında Virginia kıyılarına getirilen ilk Afrikalılarla birlikte bu hikâye yeni bir boyut kazandı. Başlangıçta statüleri belirsiz olsa da zamanla kalıcı köleliğe dönüştüler. Artık insanlar sadece topraklarından değil, kendilerinden de koparılıyordu. Kölelik, bir emek sistemi olmaktan çok, insanın bir nesneye indirgenmesiydi.

Bu sistemin en çarpıcı tanıklarından biri olan OlaudahEquiano, köle olarak pazarda satış anını şöyle anlatır: “Sağlam olup olmadığımızı görmek için bizi elle yokladılar, oraya buraya attılar.” Bu, insanın pazarda incelenen bir mal haline getirilişidir. Bir başka tanık, Frederick Douglass ise şiddetin boyutunu şöyle dile getirir: “Bir kadının, kanı yere akana kadar kırbaçlandığını gördüm.” Bu sözler, sistemin temelinin korku ve şiddet olduğunu açıkça ortaya koyar.

Bütün bu tabloya bakıldığında, Jamestown’un hikâyesi yalnızca bir yerleşimin kuruluşu değildir. Bu, aynı zamanda üç farklı sürecin kesişimidir: Yerli halkın toprak kaybı, Avrupalıların güç arayışı ve Afrikalıların köleleştirilmesi. İngiliz sömürgeciliği, yalnızca yeni bir dünya kurmadı; aynı zamanda eski dünyadan getirdiği eşitsizlikleri yeni topraklarda daha sert, daha sistemli bir hale getirdi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, Jamestown bir başlangıç olarak görülür. Ama neyin başlangıcı? Batılıların iddia ettikleri gibi sözüm ona bir medeniyetin mi, yoksa sömürgeciliğin mi?

Bu sorunun cevabı, bugünkü Amerika ve Batılı ülkeler ile kuyruklarına takarak adeta köleleştirdikleri Körfez ülkelerinin; soykırımcı ve çocuk katili İsrail Devleti’nin önce Gazze’de yaptığı ve halen devam eden vahşi katliam, şimdi deABD-İsrail öncülüğünde İran’a karşı haksızca-hukuksuzca başlatılan ahlaksız savaşa ya destek olmaları ya da sessiz kalmalarında gizlidir…Top of Form