Bu kavram düşünce tarihinde çok sayıda düşünür ve sosyal bilimci tarafından kullanılagelmiştir. Demokrasi Paradoksu kavramından söz edenler, genellikle, Platon’un Devlet eserindeki şu diyaloğa referans verir.
“-Oligarşiyi kuran ne olmuştu?
-aşırı zenginlik kaygısı değil mi?
-evet
-peki, oligarşiyi yıkan ne olmuştu?
-yine bu zenginlikten başka bir şeye değer vermeyen tutku olmamış mıydı?
-evet
-onun gibi demokrasiyi yıkan şey de, onda en çok sevdiğimiz, doymadan arzuladığımız şey oldu.
-Nedir o?
-özgürlük”
Bu durumu “demokrasi paradoksu” olarak ilk kez kullanan Rousseau, kavramı kabaca şöyle açıklar: Demokratik tercihlerin meşruluğuna inanıyorsam eğer, çoğunluk tarafından seçilen bir politikanın uygulanması gerekir. Ama çoğunluk demokrasi karşıtı politikaları destekleyebilir.
Yani demokratik değerlere bağlılık bizi öncülleri ve sonuçları bakımından bizi çelişik inançları savunmak zorunda bırakabilir.
Yine siyaset felsefesinde önemli bir düşünür olan Poper da demokrasi paradoksundan söz eder. Ona göre demokrasiden sadece hükümetlerin, yönetilenlerin çoğunluğu tarafından seçilmelerini anlamamak gerekir. Demokrasi böyle anlaşılırsa o zaman ortaya demokrasi paradoksu çıkar.
Çünkü çoğunluk özgür kurumlara inanmayan ve işbaşına gelince de bu tür kurumları yıkan otoriter eğilimli bir partiyi iktidara taşıyabilir. Kendini çoğunluk oyuyla hükümet alternatifine bağlamış bir kimse böyle bir durumda çözümsüz bir paradoksa düşer.
Demokrasi, demokratik olmayan görüşler dahil ifade ve örgütlenme özgürlüğünü norm olarak kabul eder. Demokratik olmayan görüşler pekâlâ demokratik yollardan iktidara gelir ve demokratik kurumları ortadan kaldırabilir.
Demokrasinin zafiyeti çoğunluğun her zaman demokrasiden yana olanı seçme garantisinin olmamasıdır. Nitekim tarih seçimle iktidara gelen çok sayıda diktatöre tanık olmuştur. Duverger’in konuyla ilgili kitabının adı da bu paradoksa güzel bir örnektir. “Seçimle Gelen Krallar”.
Görüldüğü gibi bu sorun hem güncel ama hem de tarihsel sürekliliği olan bir sorun. Demokrasinin ciddi sıkıntılar yaşadığı çağımızda da demokrasi paradoksu kendini göstermekte ve çok sayıda ülkede demokratik olmayan parti veya diktatörler işbaşına gelebilmektedir.
Hem kurumsal düzeyde hem de sosyolojik düzeyde yaşanan dönüşümler nedeniyle, demokrasi yeterince demokratik gözükmemektedir. Devletin ve sivil toplumun demokratikleşmesi anlamında, çift yönlü demokratikleşmeden söz eden sosyolog Giddens, çoğulculuk ve katılımcılık ilkelerinin krizinden söz etmektedir.
Çağımızda çoğulculuk ve katılımcılık açısından yaşanan hayal kırıklığını demokrasinin paradoksu olarak tarif eden Giddens, aslında katılımcılık araçlarının ve enformasyon kanallarının yaygınlaşmasına rağmen, demokrasinin sıkıntı yaşadığını söyler. Politikacılara güvenin giderek azalması, medyanın bir yandan demokratikleştirici işlev görürken diğer taraftan politik sorunları bayağılaştırması ve manipüle etmesi böyle bir sonuca yol açar.
Demokrasinin demokratikleşmesi için yurttaşlık kültürü önem taşır. Ancak piyasa ve çıkar grupları yurttaşlık kültürünü yaratamaz.
Dolayısıyla çağımızda yaşanan politikaya karşı ilgisizleşme, politikacılara ve partilere güvensizlik aynı zamanda bir yurttaşlık krizidir.
Küreselleşmenin de çağımızda demokrasi paradoksuna katkı yapan etkileri olmuştur. Ulus devletlerin güçsüzleşmesi, sınıfsal parçalanma, yerel kimliklerin yükselişi gibi sosyolojik dönüşümler yurttaşlık kültürünü aşındırıcı etkiler yapmaktadır.
Ülkemiz açısından düşünüldüğünde de demokrasi normlarına dayanarak iktidar olan parti veya gücün, iktidar dönemi içinde demokrasinin gerekli kıldığı kurumları ortadan kaldırma girişimleri demokrasi paradoksuna örneklerdir. Basın, üniversiteler, merkez bankası ve hukuk kurumlarının kısmi özerkliğinin ortadan kaldırılması, gücün tek elde yoğunlaşması anlamına gelmektedir.
Oysaki demokrasi, gücün yoğunlaşması değil dağılması ile mümkündür. Kuvvetler ayrılığı, bu yüzden temel kuraldır.
Bugün sağlıktan eğitime, dış politikadan, spora kadar her şeye bir çoğulcu yapının değil, adeta bir kişinin karar veriyor olması, ciddi bir demokrasi zafiyeti olarak karşımıza çıkmaktadır. Kurumların etkisizleştirilmesi, katılım ve çoğulculuğun gözetilmemesi demokrasiden uzaklaşma göstergeleri olmakla birlikte, iktidar bütün bu uygulamaları, yine çoğunluğun oyuna dayandırarak meşruiyet aramaktadır.
Yönetilenlerin çoğunluğunun eğilimlerinin yönetime yansıması ilkesi, demokratik bir norm gibi gözükse de katılımcılık ve çoğulculuğu ihmal eden ve demokrasiden uzaklaşmaya neden olan bu model, her yerde olduğu gibi bizde de demokrasinin paradoksu sayesinde hayat bulmaktadır.