Anayasa tartışmalarının yeniden gündeme geldiği bir dönemde, var olan rejime çeşitli sıfatlar yüklenmektedir. Kimilerine göre var olan rejim asker, sivil bürokrasinin fiili iktidarına dayalı oligarşidir.’¶ Ancak bu rejim sayesinde Türkiye’’de servetin küçük bir azınlığın eline geçtiği göz önüne alınır ise bu rejime plütokrasi demek de mümkündür.
Siyaset bilimine göre plütokrasi, ’“zenginlerin yönetimi’” anlamına gelmektedir. TÜSİAD’’ın darbecilerle işbirliği yaparak 1961 Anayasal rejimini sonlandırmada ve bugünkü 1982 Anayasası’’nı yapmadaki rolü anımsanır ise mevcut rejimin niteliğini kavramamız daha da kolaylaşacaktır.
Anımsanacağı üzere bir darbe Anayasası olmasına rağmen başta emek olmak üzere, çeşitli toplumsal kesimlerin örgütlenerek hak aramasını mümkün kılan 1961 Anayasasının en amansız muhaliflerinden birisi olan TÜSİAD, 1980 darbesi öncesinde gazetelere verdiği tam sayfa ilanlar ile doğrudan bu anayasayı hedef almış, darbe sonrasında ise 1982 Anayasası’’nın hazırlanmasında önemli rol üstlenmiştir.
1982 Anayasası ile kurulan yeni düzen sayesinde milli gelir içerisinde daha önce %25 paya sahip olan sermaye gruplarının payı %65’’lere kadar çıkmış ve Türkiye’’nin serveti beş bin civarındaki ailenin elinde toplanmıştır. Belirli Anayasal imtiyazlar karşılığında da bu düzeni koruma görevini asker, sivil bürokrasi üstlenmiştir.
Anayasa’’da yazılı bir sürü içi boş hükme rağmen, örgütlü toplumu fiilen yasaklayan bu düzen, bir yandan sendikal örgütlenmeyi güçleştirirken, öbür yandan da var olan sendikaların yöneticilerini etliye, sütlüye karışmamak kaydıyla, üyelerinin aidatları ile geçinen tüccarlara dönüştürmüştür. Aynı şeyler sanayi ve ticaret odaları ile esnaf örgütleri için de geçerli hale getirilmiştir.
Sistem bir yandan her türlü sendika, oda vb. örgütlerin genel merkezlerini, öbür yandan da her türlü iş, işlem ile personel tayinini tekeline almış, bu yoldan Ankara, her konuda uğranılması mecburi olan bir ticari rant merkezine dönüştürülmüştür.
Türk ekonomisine ciddi anlamda katma değer yaratmayan Ankara, bir yandan bürokratik vesayet nedeniyle, öbür yandan da buna dayalı olarak gelişen otel ve ticaret aktiviteleri ile Türkiye’’deki toplam mevduatın %18’’ini toplar hale gelmiştir.
1982 Anayasası ile eş zamanlı olarak çıkarılan ve bu güne kadar da hiç bir iktidarın değiştirmeye yanaşmadığı mevcut Siyasi Partiler Yasasına göre kurulan Partiler ise tümüyle lider oligarşisine dayalı bir anlayışla yönetilmişlerdir. Herhangi bir parti hakkında dilediği zaman kapatma davası açmaya yetkili mercilerin gözü önündeki bu uygulamalara ise en küçük bir müdahalede bulunulmamıştır.
Bu ve benzeri olaylarla tıkanan sistem, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’’e bir Anayasa kitapçığının fırlatılması ile krize girmiş ve o kriz bugünkü AK Parti iktidarının ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır.
Yönetim kadrolarının önemli bir kısmı Milli Görüş çizgisinden gelen bu parti, arkasına Anadolu sermayesini temsil eden MÜSİAD’’ı alarak 2002-2007 döneminde gerek ekonomide ve gerekse demokratikleşme alanında bazı olumlu icraatlar yapmış, kendinden saymadığı birisinin Cumhurbaşkanlığını hazmedemeyen asker, sivil bürokrasinin müdahalesi ile bir tür postmodern darbe süreci yaşanmıştır. Askeri müdahalenin her türlüsüne karşı tavrı ile bilinen halk, 2007’’de AK partiye %47 oy vererek hem bu partinin icraatını onaylamış, hem de darbe karşıtı tavrını bir kez daha ortaya koymuştur.
Halkın AK Partiye açtığı bu krediyi başlangıçta doğru okuduğu izlenimi vererek, demokratik bir Anayasa projesini ortaya koyan bu partinin yöneticileri çok geçmeden Milli Görüş genlerinin etkisi ile türbana imkan veren Anayasa değişiklikleri ile hem kendi ayaklarına ateş açmış, hem de çok değerli bir toplumsal desteği heba etmişlerdir.
Kapatılma riskini atlatan Ak Parti, halkın bilinen darbe karşıtı tavrından bir kez daha yararlanarak lehine prim yapmak ve bir yandan da geçmişte yaşanarak başarısız olduğu anlaşılan darbe teşebbüsleri ile çok uzun süredir varlığı bilinen ve her zaman da ortaya çıkması muhtemel cunta faaliyetlerini birbirine karıştırarak, Anayasa değişikliğine gerekçe yapıldığı izlenimini doğurmuştur.
AK Parti’’nin 15-20 maddelik yeni anayasa paketi ise toplumsal gerginlikleri artırma riski taşıyan bir siyasi iklimde yapılmaya kalkışılmaktadır. Bu teşebbüs ise ister istemez akla, ’“demokrasi ambalajına sarılmış kendi plütokrasisinin iktidarını sağlama alma çabası’” şüphesini getirmektedir.
AK Parti demokratik standartları yükseltme konusunda gerçekten samimi ise o takdirde yapacağı şey gerginlik yaratma riski yüksek Anayasa değişikliği yerine, daha kolay olan mevcut Siyasi Partiler yasasını değiştirmektir. Partilerin iç yapılarını demokratik kıldıktan sonra oluşacak parlemento yapısı ile girişilecek bir Anayasa değişikliği ise toplumsal barışa daha çok katkı sağlayacağı gibi, parlamentoda temsil edilen partiler için de samimiyet testi olacaktır.
NOT: Yazılarımızda AKP kısaltmasını eleştiri konusu yapan okurlarımızın uyarılarını dikkate alarak bundan böyle bu partinin resmi kısaltma adı olan AK Parti kullanılacaktır.