Demir duvardan demir kubbeye Siyonizm’i doğuran dinamikler, Son söz

Abone Ol

Güvenlik devleti, travma ve İsrail’in gelecek krizi

Modern İsrail’i anlamaya çalışırken meseleye yalnızca klasik milliyetçilik tarihi içinden bakmak artık yeterli değildir. Çünkü bugün İsrail, yalnızca bir ulus-devlet değil; sürgünlerin, pogromların, Holokost’un, savaşların, güvenlik kaygılarının ve modern teknolojinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir siyasal yapıya dönüşmüş durumdadır. “Demir Duvardan” “Demir Kubbeye” uzanan çizgi yalnızca askeri doktrinin değil, aynı zamanda tarihsel travmanın devlet biçimine dönüşmesinin hikâyesidir. İsrail’in modern dünyadaki varlığı, büyük ölçüde “bir daha savunmasız kalmama” düşüncesi üzerine kurulmuştur. Bu nedenle güvenlik, İsrail’de sıradan bir devlet politikası değil; ulusal kimliğin merkezine yerleşmiş varoluşsal bilinç haline gelmiştir.

İsrail devleti, klasik ulus-devlet modelinden farklı olarak, sürekli güvenlik tehdidi algısı üzerine inşa edilmiş “kalıcı güvenlik devleti” modeline dönüşmüştür. Bu nedenle İsrail’in meşruiyeti yalnızca demokratik kurumlarından ya da uluslararası hukuktan değil, vatandaşlarına sürekli güvenlik sağlayabilme kapasitesinden beslenmektedir. Demir duvardan demir kubbeye uzanan çizgi, İsrail’in kendisini yalnızca sınırları olan bir devlet olarak değil, sürekli savunulması gereken tarihsel sığınak olarak tanımladığını göstermektedir. Böyle bir yapı içinde güvenlik düşüncesi zamanla yalnızca askeri alanı değil, eğitimi, teknolojiyi, diplomatik dili, toplumsal psikolojiyi ve hatta gündelik hayatı şekillendiren kurucu ideolojiye dönüşmektedir.

Modern İsrail’in meşruiyet üretme biçimi büyük ölçüde tarihsel travmaların siyasal hafızaya dönüştürülmesiyle ilişkilidir. Babil sürgününden Avrupa pogromlarına, Holokost’tan Arap-İsrail savaşlarına kadar uzanan tarihsel anlatı, İsrail devletini yalnızca siyasi proje değil, Yahudi halkının tarihsel hayatta kalma mekanizması olarak sunmaktadır. Bu nedenle İsrail’in güvenlik politikaları yalnızca güncel tehditlere değil, kolektif hafızada sürekli canlı tutulan tarihsel kırılmalara dayanır. Demir Kubbe gibi sistemler de yalnızca askeri teknoloji değil, “bir daha savunmasız kalmama” psikolojisinin modern ifadesidir. İsrail’in askeri reflekslerinin sertliği biraz da buradan doğmaktadır: Devlet kendisini sıradan jeopolitik aktör değil, tarih boyunca sürekli tehdit altında yaşamış halkın son sığınağı olarak görmektedir.

Özellikle 21. yüzyılda İsrail yalnızca Ortadoğu’daki küçük bir devlet değil; yapay zekâ, siber güvenlik, füze savunması, istihbarat teknolojileri ve yüksek teknoloji üretimi üzerinden küresel stratejik aktör haline gelmeye çalışmaktadır. Bu nedenle modern Siyonizm’in yeni biçimi yalnızca toprak ve ulusal kimlik değil, teknolojiyle birleşmiş güvenlik medeniyeti üretme arayışıdır. Demir Kubbe bu dönüşümün sembolüdür: Modern savaşın artık yalnızca askerle değil algoritmalarla yürütüldüğünü temsil eder. Erken dönem Siyonizm sürgündeki halkın ulusal yurt arayışıydı; bugün ise İsrail kendisini yalnızca Yahudi devleti değil, küresel güvenlik, teknoloji ve stratejik güç merkezi olarak tanımlamaktadır. Böylece Siyonizm’in ağırlık merkezi “devlet kurma” aşamasından “devleti sürdürülebilir küresel güç haline getirme” aşamasına geçmiştir.

Fakat tam da bu noktada İsrail’in en büyük paradoksu ortaya çıkmaktadır. Sürekli güvenlik tehdidi altında yaşamak, bir yandan devletin dayanıklılığını artırırken diğer yandan kalıcı barış ihtimalini zorlaştırmaktadır. Çünkü güvenlik merkezli devlet aklı zamanla toplumu sürekli olağanüstü hâl psikolojisine uyarlar. Bu durum İsrail toplumunda güçlü dayanışma, askeri organizasyon ve teknolojik gelişim yaratırken; aynı zamanda güvenlik düşüncesinin siyasal çözüm arayışlarının önüne geçmesine yol açabilir. Böylece “Demir Duvar” mantığı kendisini sürekli yeniden üretir: Tehdit arttıkça güvenlik devleti güçlenir, güvenlik devleti güçlendikçe çatışma psikolojisi daha da derinleşir.

Bu tablo, özellikle 7 Ekim 2023 sonrası çok daha sert biçimde görünür hale geldi. Hamas saldırılarının ardından başlayan Gazze savaşı, İsrail’in güvenlik reflekslerini yeniden en üst düzeye taşırken; Gazze’de yaşanan büyük sivil yıkım, kitlesel ölümler, Lübnan’daki askeri operasyonlar ve Batı Şeria’daki işgal politikaları dünya kamuoyunda çok büyük tartışmalar yarattı. İsrail devleti kendi toplumunda bunu varoluşsal güvenlik savaşı olarak tanımlarken, dünyanın önemli bir kısmında ise İsrail’e yönelik eleştiriler hızla büyüdü. Özellikle genç kuşaklar, insan hakları örgütleri, üniversite çevreleri ve küresel kamuoyunun önemli bölümleri, meseleyi artık yalnızca “İsrail’in güvenliği” üzerinden değil; sivil kayıplar, işgal, eşitsizlik ve uluslararası hukuk tartışmaları üzerinden değerlendirmeye başladı.

Bunun sonucu olarak İsrail’in 20. yüzyılda büyük ölçüde Holokost sonrası tarihsel vicdan üzerinden kurduğu ahlaki meşruiyet zemini ciddi biçimde tartışılmaya açıldı. Dünyanın birçok yerinde İsrail devletine yönelik öfke büyürken, bu öfkenin bazı alanlarda Yahudilere yönelik genelleştirici antipatiye ve antisemittik söylemlere dönüşmesi de yeni bir küresel kırılma yarattı. Bu durum, tarihsel olarak antisemitizmin ne kadar hızlı yeniden üretilebildiğini de gösterdi. Böylece İsrail’in güvenlik politikaları yalnızca askeri değil, aynı zamanda ahlaki ve psikolojik yeni krizler üretmeye başladı.

İsrail’in gelecekte karşılaşacağı en büyük sorun belki de tam burada ortaya çıkacaktır: Askeri üstünlüğünü korurken küresel meşruiyetini nasıl sürdüreceği sorunu. Çünkü Demir Kubbe roketleri durdurabilir, fakat küresel vicdan tartışmalarını tek başına durduramaz. Eğer İsrail yalnızca güvenlik merkezli devlet kimliğiyle hareket etmeye devam ederse, zamanla uluslararası alanda daha fazla yalnızlaşma riskiyle karşı karşıya kalabilir. Tarihte birçok devlet askeri olarak güçlü olduğu halde ahlaki ve diplomatik meşruiyet krizleri nedeniyle ciddi kırılmalar yaşamıştır. Bu nedenle İsrail’in gelecekteki mücadelesi yalnızca askeri güvenlik değil; güvenlik ile ahlaki meşruiyet arasındaki dengeyi nasıl kuracağı olacaktır.

Bugün gelinen noktada en çarpıcı gerçeklerden biri şudur: Demir duvardan demir kubbeye uzanan çizgi, modern çağda korkunun nasıl kurumsallaştığını göstermektedir. Çünkü İsrail örneğinde güvenlik yalnızca askeri ihtiyaç değil, tarihsel travmanın devlet biçimine dönüşmesidir. Ancak sürekli genişleyen güvenlik paradigması zamanla toplumları psikolojik kuşatma altında yaşayan yapılara dönüştürebilir. Devlet teknolojiyle korunabilir; fakat toplum aynı anda sürekli korku ve kuşatma hissiyle yaşamaya başlayabilir.

Belki de İsrail’in önündeki en büyük soru artık yalnızca “nasıl korunacağız?” sorusu değildir. Asıl soru, “sürekli korunma hâli içinde nasıl normal toplum olacağız?” sorusudur. Çünkü tarihin gösterdiği bir başka gerçek daha vardır: Hiçbir toplum yalnızca korkuyla sonsuza kadar yaşayamaz. Güvenlik devletleri güçlü olabilir; fakat kalıcı meşruiyet yalnızca askeri kapasiteyle değil, aynı zamanda siyasal çözüm üretebilme, ahlaki denge kurabilme ve insanlık duygusunu koruyabilme kapasitesiyle ayakta kalır. İsrail’in geleceğini belirleyecek asıl mesele de belki tam olarak budur.

Son söz olarak; bu yazı dizisi boyunca anlatmaya çalıştığım meseleler, akademik anlamda kesin hükümler ortaya koyma iddiası taşıyan bir çalışma değildir. “Demir duvardan demir kubbeye Siyonizm’i doğuran dinamikler” başlığı altında kaleme aldığım bu metinler, daha çok tarihin, siyasetin, travmaların, inançların, savaşların ve modern dünyanın güvenlik anlayışının nasıl iç içe geçtiğini anlamaya çalışan düşünsel bir deneme niteliğindedir. Buradaki amaç; karmaşık bir tarihsel süreci tek bir doğruya indirgemek değil, aksine bu sürecin içinde yer alan çelişkileri, korkuları, ideolojileri ve insanlık durumlarını sorgulamaya çalışmaktır.

Bu nedenle burada ortaya koyduğum değerlendirmeler, mutlak doğrular iddiasıyla değil; tarih karşısında anlam arayan, kendi kendine sorular soran ve bu sorulara cevap bulmaya çalışan bir bireyin düşünsel arayışı olarak görülmelidir. Çünkü İsrail-Filistin meselesi, Siyonizm tarihi, antisemitizm, savaşlar, sürgünler ve modern güvenlik politikaları gibi başlıklar; tek boyutlu açıklamalarla kavranabilecek kadar basit değildir. Her tarihsel anlatının içinde başka bir hafıza, başka bir acı ve başka bir hakikat katmanı bulunmaktadır.

Bu yazı dizisinin en temel amacı, okuyucuya kesin cevaplar vermekten çok yeni sorular sordurabilmektir. Düşünmek, kesin hüküm vermekten daha değerlidir. Tarih ise çoğu zaman bize net sonuçlardan çok, insanlığın tekrar eden korkularını, zaaflarını, arayışlarını ve çelişkilerini gösterir. Bu çalışma da o büyük ve karmaşık tarihin içinde küçük bir düşünme çabası olarak görülmelidir.

Bu çalışmanın ortaya çıkma sürecinde fikirleriyle, eleştirileriyle, önerileriyle ve moral destekleriyle katkı sunan tüm dostlarıma içten teşekkürlerimi sunuyorum. Yazım süreci boyunca yapılan her değerlendirme metnin daha olgun, daha dengeli ve daha kapsamlı bir hale gelmesine katkıda bulunmuştur.

Ayrıca tarih, siyaset, uluslararası ilişkiler ve Ortadoğu üzerine kaleme alınmış sayısız akademik eser, araştırma ve tanıklık çalışması; bu metnin düşünsel arka planının oluşmasında önemli rol oynamıştır. Adlarını tek tek anamasam da bilgi ve emekleriyle insanlığın ortak hafızasına katkı sunan tüm araştırmacılara, yazarlara ve bilim insanlarına da şükran borçluyum.

Son olarak, bu çalışmayı okuyarak zaman ayıran, eleştiren, sorgulayan ve düşünsel diyaloğun bir parçası olan tüm okurlara teşekkür ederim. Çünkü her metin ancak okuruyla buluştuğunda gerçek anlamını kazanır. Eğer bu çalışma, okuyucunun zihninde yeni soruların doğmasına ve olaylara farklı açılardan bakabilmesine küçük de olsa bir katkı sağlayabilmişse, amacına ulaşmış demektir.