Delüzyon

Abone Ol

Bazı kavramlar vardır; yalnızca bireysel ruh hâllerini değil, bir çağın zihinsel haritasını da ele verir. Delüzyon-sanrı- bu kavramlardan biridir. Psikolojide, kişinin gerçeklikle bağını koparıp kendi kurduğu hayali dünyayı mutlak hakikat sanmasıdır. Edebiyatta ise delüzyon, çoğu zaman bir toplumun kendine anlattığı kolektif masalın adıdır.

Toplumlar da tıpkı bireyler gibi, bazen gerçekle yüzleşmek yerine, kendilerine daha “katlanılabilir” bir hikâye anlatmayı tercih ederler. Bu hikâye tekrar edildikçe, propaganda olmaktan çıkar, hakikat yerine geçer. Böylece sanrı, kamusal bilince yerleşir.

Bir metafor: Çatlayan köprü

Bir kasabada eski bir köprü varmış. Yıllar içinde taşları gevşemiş. Ayakları suyun içinde oyulmuş. Her geçen gün biraz daha eğiliyormuş. Bunu da herkes görüyormuş. Ama belediye her hafta yeni bir afiş asıp; “Bu köprü güvenlidir” diyormuş. Oysa üzerinden geçenler korkuyormuş. Çünkü tahtaları gıcırdıyor, demirleri sallanıyormuş. Ama kasabalılar afişe bakıp rahatlıyorlarmış. “Yetkililer biliyordur,” diye kendilerini avutuyorlarmış. Bir gün köprü çökmüş. Ardından herkes “bu nasıl oldu?” diye birbirine sormaya başlamış… Halbuki köprünün yıkılacağı çoktan belli imiş ama kimse görmek istememişmiş…

Bugün Türkiye’de yaşadığımız hâl tam da buna benziyor…

Ülkenin girişinde hâlâ “demokrasi” tabelası asılı duruyor. Seçimler yapılıyor, Meclis toplanıyor, yasalar çıkarılıyor. Kâğıt üzerinde her şey yerli yerinde. Ama ortaya çıkan yapı, giderek Osmanlı’nın meşrutiyet dönemini andıran bir düzene dönüştü…

Kurumlar var, ama iradeleri sınırlı. Meclis var, ama etkisi dar. Hukuk var, ama bağımsızlığı tartışmalı. Halk var, ama karar süreçlerinden uzak. Görünürde Cumhuriyet, özünde merkezileşmiş bir iktidar düzeni. Eskiden buna “meşrutiyet” denirdi!

Eğitimin bölünmesi

Bu dönüşümün en derin yaşandığı alanlardan biri eğitimdir. 4–6 yaş arası çocuklar için açılan Kur’an kurslarının yaygınlaştırılması ve doğrudan Diyanet’e bağlanması, basit bir “maneviyat eğitimi” meselesi değildir. Bu, bilinçli bir sistem tercihini yansıtır.

Bu yaş, çocuğun zihinsel ve ahlaki dünyasının şekillendiği dönemdir. Henüz sorgulama becerisi gelişmeden, mutlak doğrularla tanıştırıldığı çağdır. Bugün eğitim fiilen ikiye ayrılmıştır: Bir yanda Millî Eğitim’e bağlı okullar, diğer yanda Diyanet’in yönettiği erken yaş dini eğitim sistemi. Aynı ülkede, aynı çocuklar için iki ayrı zihinsel iklim. Bu, açık bir biçimde ikili eğitim düzenidir.

Tevhid-i Tedrisat’ın tasfiyesi

Cumhuriyet’in en temel kazanımlarından biri, eğitimin birleştirilmesiydi. 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun amacı yalnızca idari bir düzenleme değildi. Amaç, eğitimin tek merkezden, bilimsel ve laik bir anlayışla yürütülmesiydi.

Çünkü farklı otoritelerin yönettiği eğitim sistemleri, toplumu böler. Bugün bu ilke kâğıt üzerinde var, pratikte aşındırılıyor. Çocuk, henüz okuma yazma öğrenmeden farklı bir ideolojik merkezin etkisine giriyor. Bilimsel düşünceyle tanışmadan önce itaat kültürüyle tanışıyor. Bu, eğitimin birliği değil; parçalanmasıdır.

Laiklik ve Diyanet’in tarafsızlığı sorunu

Asıl kritik mesele burada başlıyor. Türkiye Cumhuriyeti, Anayasası’nda açıkça “laik” bir devlettir. Laiklik yalnızca “din ve devletin ayrılması” değildir. Aynı zamanda devletin bütün inançlara eşit mesafede durması demektir.

Bu çerçevede Diyanet İşleri Başkanlığı, tarafsız bir kamu kurumu olmak zorundadır. Devletin bütçesiyle çalışan bir kurumun; belirli bir mezhebin, belirli bir yorumun, belirli bir inanç biçiminin eğitimini yaygınlaştırması, laiklik ilkesine açıkça aykırıdır.

Bugün Diyanet, fiilen Sünni İslam’ın belirli bir yorumunu esas alan bir yapı hâline gelmiştir. Açılan 4–6 yaş Kur’an kursları da bu anlayışın kurumsallaşmış hâlidir. Bu devletin bir inancı resmen himaye etmesi anlamına gelir. Ve bu, laikliğin özüne aykırıdır.

Diyanet’in rolü, bu süreçte köklü biçimde değişmiştir. Bir dönem yurttaşların dini ihtiyaçlarını karşılayan bir kamu kurumu olan yapı, bugün siyasal düzenin ideolojik aygıtına dönüştürülmüştür. Din, bireyin vicdan alanı olmaktan çıkarılıp, kamusal yönlendirme aracına çevrilmektedir. Bu da meşrutiyet dönemindeki din–iktidar ittifakını hatırlatmaktadır.

En tehlikeli delüzyon şudur: “Bunlar normal.” Çocuğun erken yaşta ideolojik yönlendirmeye alınması normal. Eğitimin bölünmesi normal. Laikliğin aşınması normal. Devletin taraf tutması normal. Hakikat ise bunların tam tersidir! Ancak uzun süre tekrar edilince, anormal olan şeyler alışkanlığa dönüşür. Alışkanlık da itirazı öldürür.

Delüzyon, yalan söylemek değildir. Yalana inanmayı seçmektir. Bugün Türkiye’de yaşanan dönüşüm, ani bir kopuş değil; yavaş bir kaymadır. Demokrasi zemininden, kontrollü bir meşrutiyet düzenine doğru sessiz bir geçiştir.

Bu geçişin en önemli ayaklarından biri de eğitimin dinselleştirilmesi ve laikliğin içinin boşaltılmasıdır. Devletin tarafsız olması gerekirken, taraf olduğu bir düzen kurulmaktadır. Bunu mümkün kılan şey baskıdan çok kabulleniştir. Suskunluktur. “Bana dokunmuyor” rahatlığıdır.

Oysa tarih şunu öğretir; Köprü çökerken, sadece üzerinden geçenler düşmez. Etrafında susarak bekleyenler de altında kalır. Gerçekle yüzleşmek cesaret ister. Yüzleşmeyen toplumlar, eninde sonunda kendi hayallerinin enkazında yaşamaya mahkûm olur.