Darısı bizim çocukların başına!

Abone Ol

İngiltere’de Abur Cubur Reklam Yasağı yürürlüğe girdi haberi gelmişti yeni yılın ilk günlerinde… Peki bizim çocuklar açısından “sofralarımızın geleceği” ne durumda?5 Ocak 2026 tarihi, gastronomi tarihine küçük ama anlamlı bir not olarak düşülebilir. İngiltere’de çocuk obezitesini önlemek amacıyla hazırlanan ve “junkfood” olarak tanımlanan; yani yüksek yağ, tuz ve şeker içeren gıdaların televizyon ve dijital platformlardaki reklamlarını sınırlandıran yasa resmen yürürlüğe girdi o gün.

İlk bakışta bir medya düzenlemesi gibi görünen bu karar, aslında mutfak kültürüne, ebeveynliğe ve gıda endüstrisinin etik sınırlarına dair çok daha geniş bir tartışmayı içinde barındırıyor.

Bazen yazarım, tekrar edeyim: Gastronomi yalnızca lezzet meselesi değildir; aynı zamanda bir hafıza, bir kimlik ve bir gelecek tasavvurudur. Çocukların damak zevki, çizgi film aralarında gösterilen renkli ambalajlı ürünlerle şekilleniyorsa, burada artık yalnızca ticari bir rekabetten değil, kültürel bir yönlendirmeden söz ediyoruz demektir... Reklamın dili, mutfağın kaderini belirleyebiliyor. İngiltere’nin attığı bu adım, “çocuğun tabağı kimin sorumluluğundadır?” sorusunu yeniden gündeme getiriyor.

Bugün dünyada obezite, yalnızca bireysel bir sağlık sorunu değil; kamusal bir mesele. Aşırı şeker ve işlenmiş gıda tüketiminin artışı, geleneksel mutfakların çözülüşüyle paralel ilerliyor. Fastfood zincirlerinin homojen lezzet dünyası, yerel mutfakların çeşitliliğini gölgede bırakıyor. Oysa gastronomi tarihine baktığımızda, toplumların en büyük dönüşümlerinin sofrada başladığını görürüz.

Sanayi Devrimi’nden bu yana hızlanan kentleşme, kadının iş gücüne katılımı, hazır gıda teknolojilerinin yükselişi… Hepsi tabağımızı değiştirdi.

Şimdi belki de ilk kez bir ülke, bu dönüşümün hızını yavaşlatmak için reklam mecrasına müdahale ediyor.

Burada mesele yasakçılık değil; kamusal sorumluluk. Çocuklara yönelik agresif pazarlama stratejileri, ailelerin bilinçli tercih yapma alanını daraltıyor. Dijital platformlarda algoritmaların hedefli reklamları, çocukların en savunmasız anlarında karşılarına çıkıyor. İngiltere’nin kararı, “özgür piyasa” ile “toplum sağlığı” arasındaki dengeyi yeniden kurma çabası olarak da okunabilir.Ben aslında gıda işlerinde “özgür piyasa” kavramının da sorgulanması gerektiğini düşünen taraftayım.

Peki bizde durum ne? Türkiye’de de çocuk obezitesi oranları her geçen yıl artıyor. Geleneksel mutfağımız; zeytinyağlılar, baklagiller, tahıllar ve mevsimsel ürünler üzerine kurulu bir dengeye sahipken, giderek daha fazla işlenmiş gıdayla kuşatılıyoruz.

Reklam kuşatması yalnızca televizyonla sınırlı değil; Allah’ın belası sosyal medya fenomenleri, oyun içi reklamlar, sponsorlu içerikler… Çocuğun dünyası artık bütünüyle pazarlama stratejilerinin radarında.

Oysa Anadolu mutfağı, çocukların damak terbiyesi için muazzam bir potansiyel sunuyor. Bir mercimek çorbasının, bir zeytinyağlı enginarın ya da ev yapımı bir yoğurdun besleyici gücü, renkli paketlerin cazibesinden daha az değil. Sorun, görünürlükte. Geleneksel olan, reklam bütçesi olmadığı için geri planda kalıyor.

İngiltere’nin attığı bu adım, gıda politikasının yalnızca tarım destekleri ya da fiyat düzenlemeleriyle sınırlı olmadığını gösteriyor. Reklam, modern çağın en güçlü baharatı. Yanlış kullanıldığında sağlığı bozuyor; doğru kullanıldığında kültürü koruyabiliyor. Belki de biz de çocuklara yönelik sağlıklı beslenme kampanyalarını daha görünür, daha yaratıcı ve daha cazip hale getirmeliyiz. Yasak kadar teşvik de önemli.

“Darısı başımıza” demek, yalnızca bir temenni değil; bir muhasebe çağrısıdır. Sofra, bir ülkenin aynasıdır. Eğer çocuklarımızın geleceğini önemsiyorsak, onların tabağını da önemsemeliyiz. Çünkü yarının gastronomi kültürü, bugünün reklam kuşaklarında şekilleniyor.

Ve belki de en temel soru şu olmalı. Çocuğun ilk damak hatırası, bir çizgi film arası reklamdan mı, yoksa anneannesinin mutfağından mı gelsin?

Bu soruya vereceğimiz cevap, yalnızca sağlık politikamızı değil; kültürel geleceğimizi de belirleyecek.