Cumhuriyet’’in kazanımlarını korumak...

Abone Ol
Binlerce yıllık devlet geleneği olmakla övünen biz Türkler için Devlet, güvenlik karşılığında önce Hakanlara, daha sonraları da Padişahlara koşulsuz itaat ve karşılıksız’¶ hizmet edilen organizasyon olagelmiştir ki, bugün de geniş bir kesim için durum üç aşağı beş yukarı aynıdır.’¶
Ünlü tarihçimiz Halil İnalcık’’a göre 1302, resmi tarihe göre 1299’’da kurulan Osmanlı hükümranlığı boyunca da Anadolu’’nun Türk ve Kürtleri her zaman ikinci sınıf teba muamelesi görmüş ve yalnızca askerlik hizmeti için hatırlanmıştır. Osmanlının 6 asırlık hükümranlığında Anadolu’’ya kayda değer hiç bir eser bırakmaması genel bir uygulamasının değil, Anadolu insanına dönük bakış açısının sonucudur.
Osmanlının çöküş sürecinde yıldızı parlayan, İsmet İnönü’’nün deyimiyle ’“Onun siyasi dehası, askerliğinin de üzerindedir’” dediği M. Kemal’’in kurtuluş mücadelesi için Anadolu’’ya geçip, buradan destek araması, Erzurum Kongresi’’ndeki konuşması günümüzde fazlasıyla gözardı edilse de yeni devletin felsefi yaklaşımını da o günün Anadolu insanının karekteristik özelliğini de çok iyi yansıtan Anadolu Sigorta reklamının tekrar tekrar izlenmesini öneririm.
Bu yeni devlet felsefesine göre bir kısmı Osmanlı coğrafyasının elden çıkmış topraklarındaki değişik etnik kökendeki müslümanlar ile Anadolu’’nun Türk, Kürt asli unsurları ve bu toprakları vatan bellemiş Ermeni, Rum, Süryani vb. unsurlar aynı çatı altıda toplanacak, Kurtuluş mücadelesinin başarıya ulaşmasından sonrada yeni oluşacak devlet Anadolu’’ya ihmali sona erdirecekti. Bu nedenledir ki Anadolu insanı asırlar sonra ilk kez kapılarına kadar gelip, kendilerinden destek isteyen bir devlet adamına güven duyup peşinden gitmişlerdir.
Erzurum ve Sivas Kongrelerinde Anadolu insanına güvenceler verip onların da desteği ile Kurtuluş mücadelesini başaran Mustafa Kemal’’in zihninde egemenliğin Millete verilmesi fikrinin ilk tohumlarının da bu aşamada yeşermeye başladığı anlaşılmaktadır. Nitekim askeri ve siyasi liderliğinin yanında sözünün eri bir insan olduğu da bilinen M. Kemal için egemenliğin millete ait olduğunu ilan edip, Başkenti iki imparatorluğun batış merkezi olan İstanbul yerine Anadolu’’nun tam ortasına taşımasıda bu yeni anlayışın ürünüdür.
Bu yeni devlet düzeninin yanlızca adının Cumhuriyet olmadığı, ruhunun da Cumhur’’un egemenliğine dayandırılmak istendiğinin bir başka kanıtı da Osmanlı yönetim felsefesini içselleştirmiş İstanbul bürokrasisinin genç Cumhuriyetten uzak tutulması olmuştur ve ne yazık ki bu uygulama Atatürk’’ün ölümü ile son bulmuş, Osmanlı bürokrasisi Cumhuriyet görünümü ile Ankara’’ya kök salmaya başlamıştır. Bu bürokrasinin felsefi yapısı kendisi için mal, mülk, kişisel iktidar hırsıdır ki günümüz Türkiye’’sinde örneklerine bolca rastlanılmaktadır.
Atatürk’’ün felsefi yaklaşımlarına taban tabana ters olmakla birlikte onun ilkelerinin savunucusu gibi davrananların Atatürk’’ün egemenliği millete verdikten sonraki en büyük hedefinin muasır medeniyetin simgesi olan demokrasiye geçiş hedefini gözardı ederek sergiledikleri tutumlar ise çoğunun bu konuda samimi olmadıklarının kanıtıdır. Hele bunlardan bazılarının zaman içerisinde elde ettikleri varlık ve imtiyazlarını ’“Cumhuriyetin kazanımları’” olarak takdim etmeleri ise en hafif deyimi ile yüzsüzlüktür.
Eğer Atatürkçülük felsefi anlamda çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkmaksa ki bu bizzat kendi tarifidir, o halde onun bu temel felsefesini gözardı ederek, yaşadığı tarihsel dönemi ve o günün gereksinimlerine göre oluşturulan kurumları kutsallaştırarak, farklı amaçlar peşinde koşmalarını ve bunu da Cumhuriyetin kazanımlarını koruma iddiası olarak takdim etmelerini teşhir edebildiğimiz ölçüde onun felsefesini benimseyenlerle, faydacıları birbirinden ayırmış oluruz.
Günümüz Türkiyesinde Atatürk’’ün ismi ve kurumlarının arkasına saklanmaksızın çok sayıda felsefi Atatürkçü mevcut olup, bu kesimin tek ihtiyacı ciddi bir siyasi oluşum etrafında toparlanarak ülke yönetiminde söz sahibi olabilmektir.