Çiçek değil orman

Abone Ol

Kadın cinayetleri bu ülkede münferit değildir; kadına bakış açısının sistematik sonucudur. Çünkü itaat etmeyen kadın tehdit sayılır. Kendi hayatını seçen kadın tehdit sayılır. Evlenen ama saçını süpürge etmeyen, boşanan, bekârlığı seçen, yalnız yaşayan, gece yürüyen, gülen, eğlenen, okuyan, soru soran kadın tehdit sayılır.

“Benim bedenim, benim kararım”, "Hayat benim sanane" diyen kadın ise doğrudan hedef hâline gelir. Zira eşitlik talebi, kontrol üzerine kurulu düzeni sarsar; itiraz, alışılmış hiyerarşiyi bozar.

Bu nedenle mesele yalnızca bireysel öfke patlamalarıyla açıklanamaz. Çünkü kadına yönelen şiddet, toplumsal kabullerin ve siyasetin iç içe geçtiği bir zeminde büyür. Aynı zihniyet kamusal politikaları da şekillendirir.

Kadının kaç çocuk doğurması gerektiği kürsülerden söylenir. Nasıl giyineceği ekranlarda tartışılır. Yaşam tarzı meşruluk testine tabi tutulur. Kimliği, inancı ve medeni hâli üzerinden değer biçilir.

Bir gecede kaldırılan koruyucu sözleşmeler, uygulanmayan yasalar, uzaklaştırma kararlarının ciddiye alınmaması, cezasızlık algısını pekiştiren yargı pratikleri…Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değildir.

Hepimiz çok iyi biliyoruz ki kadına, çocuğa ve hayvana yönelik şiddet bireysel değil kamusal bir sorundur. Bir devletin gerçek gücü ise en kırılgan olanı ne kadar koruyabildiğiyle ölçülür.

Üstelik şiddet yalnızca hedef aldığı kişiyi değil bütün toplumu dönüştürür. Evde öğrenilen şiddet sokakta büyür. Sokakta normalleşen dil, kamusal söyleme yerleşir. Hakaret sıradanlaşır, tehdit mizah malzemesine dönüşür, öfke meşrulaşır. Zamanla bu atmosfer ülkenin ruh hâlini belirler.

Trafikte en küçük tartışmanın kavgaya dönüşmesi, hastane koridorlarında yükselen tahammülsüzlük, sosyal medyada linç kültürünün yaygınlığı… Bunlar elbette ki bir gecede ortaya çıkmış değildir. Eşitliği reddeden, gücü kutsayan ve cezasızlığı besleyen bir anlayışın uzun vadeli sonucudur.

Tam da böyle bir ortamda kadınların mücadelesi çoğu zaman romantize edilerek etkisizleştirilmeye çalışılır. “Kadınlar çiçektir, çiçekler su ister” denir.

İlk bakışta zararsız hatta sevecen görünen bu söz, aslında kadını edilgen bir konuma yerleştirir. Çünkü çiçekler kırılgandır; korunur, sulanır ama kendi kaderini tayin etmez. Konuşmaz, itiraz etmez, hesap sormaz. Yani çiçek tesadüfen seçilen bir bitki değildir. Böylece kadına güç değil zarafet; hak değil minnet rolü biçilir.

Oysa mesele zarafet değil adalettir.


Kadın kimsenin sulayacağı bir varlık değildir. Kimseden izin almaz.

Kimseden varlık onayı beklemez. Bir bireydir, eşit yurttaştır.

Eğer bir benzetme yapılacaksa kadınlar, olsa olsa bir ormana benzer.

Kökleri birbirine bağlı ve yeraltında görünmeyen bir dayanışma ağıyla tutunan bir orman...Kesilse bile yeniden filizlenen, çoğalan, genişleyen ve birbirinden güç alan bir orman…

Ormanı ayakta tutan yalnızca tek tek ağaçlar değil o görünmez bağdır. İşte kadınların dayanışması da tam olarak budur.

Sessiz ama güçlü, görünmez ama hayati...

Bu yüzden 8 Mart’ta kutlanacak olan şey çiçek değil, direniştir.


Hediye değil, hafızadır.

Romantik mesajlar değil hak mücadelesidir. Bugün, öldürülen kadınların adlarını unutmamak içindir.

Hayatta kalanlara yalnız olmadıklarını hatırlatmak içindir.

Şiddete rağmen sesini kısmayan, mahkeme koridorlarında adalet arayan, sokakta yan yana yürüyen kadınlar içindir. En çok da kız çocuklarının korkmadan büyüyebileceği bir ülke talep etmek içindir.

Çünkü kadınlar yalnızca hayatta kalmıyor; hayatı yeniden de kuruyor.
Evde, işte, sokakta, üniversitede, edebiyatta, sanatta, sporda, bilimde, atölyede, tarlada kadınlar iyi ki var.

Şiddetin bıraktığı boşlukları dayanışmayla dolduruyorlar.

Umudu örgütlüyor ve hafızayı diri tutuyorlar.


Birbirinin kolunda ve omzunda güçleniyor. Çünkü lütufla verilen hakların kalıcı olmadığını, gerçek değişimin ancak mücadeleyle mümkün olduğunu yaşayarak öğrendi kadınlar.

Çok ağır bedeller öderken çözümü buldular.

Çözüm ne mi?

Çözüm, birkaç iyi niyetli cümlede değil kararlı politikalarda, eşitlikçi eğitimde, caydırıcı ve adil yargı mekanizmalarında ve toplumsal zihniyet dönüşümünde elbette.

En önemlisi de çözüm, kadınların birbirine yaslanmasında...Çünkü dayanışma kadınların en güçlü yurdudur.

Hiçbir karanlık sonsuz değildir. Kadınların aydınlığı dönüştürücüdür. Topluma ve doğaya şifadır.

Yan yana yürüyen kadınların açtığı yol, yalnız bugünü değil yarını da aydınlatır.

Her birinize tüm kalbimle ve 8 Mart'ın değeriyle sımsıkı sarılıyorum.