2000’’li yılların moda deyimle trendi yani eğilimi kimlik merkezli açılım politikaları!.. Artık bu post modern dünyada ideolojiler ve büyük anlatılar yerini etnik, dilsel ve dinsel cemaatlere bırakmış durumda.’¶
Bir anlamda ideolojisizliğin ideolojisinin yapıldığı bu yeni dönemeçte herkes taşıdığı ikincil kimliklerle kamusal alanın içerisinde bir yer tutma telaşında’… Bir özel alan nüvesi olarak görülmesi gereken etnik köken, cinsiyet, inanç farklılıkları gibi ikincil kimliklerin kamusal alanda görünür olma talepleri ciddi politik sorunları da beraberinde getiriyor. Vurgulamak gerekir ki aidiyetlerin, mensubiyetlerin ve imtiyazların alanı olan özel alanın kamusal alana bu haliyle taşınması özellikle ülkemizde doksan yola merdiven dayamış Cumhuriyet projesinin de içini boşaltıyor. Bilindiği gibi, bir yurttaşlık projesi olan Cumhuriyet kamusal alandaki haklar ve özgürlükleri temel alan yönetim biçimi olarak bu temel hak ve özgürlükleri politik ortamda yeniden üretir ve bireyler Cumhuriyet’’e sadece yurttaş olarak katılırlar. Kamusal alandaki eşit yurttaşların özgürlük projesi olan Cumhuriyet, içinde yer alan yurttaşların bir özel alan nüvesi olan ikincil kimliklerini tanır, onlara saygı gösterir, kendilerini özgürce ifade etmeleri için demokratik bir ortam hazırlar. Bireylerin özel alanda sahip oldukları ayrıcalıklar ve imtiyazlar ise Cumhuriyet’’te kamusal alana asla yansıtılmaz.
Durum bu kadar açıkken ülkemizde son dönemlerde ’“Kürt açılımı’”, ’“Alevi açılımı’”, ’“Roman açılımı’” gibi adlarla gündeme getirilmeye çalışılan ve hep ikincil kimlikler üzerine vurgu yapan politik manevraların anlamını yeniden yorumlamak ciddi bir yurttaşlık sorumluluğudur. Zira, bu açılım süreçlerini gündeme getiren AKP’’nin demokratik ve çoğulcu, buna karşı muhalefet eden çevrelerinde statükocu ve devletçi reflekslere sahip olduğuna inanan ve bu algıyı sürekli yeniden üreten bir zihniyet dünyasının hegemonyacı kalıpları arasına sıkışıp kalmış durumdayız. Bu bağlamda özellikle, ana muhalefet partisi CHP’’nin söylemlerini özellikle Kürt sorunu bağlamında analiz etmeye çalışan bazı çevreler CHP’’yi statükonun gece bekçiliğini yapmakla eleştire dursunlar, CHP’’nin tarihi birikimi ve bu soruna ilişkin oluşturduğu raporlar gerçeğin hiç de öyle olmadığını açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Burada sizlerle ilk kez paylaşacağımız ve bundan yaklaşık 35 yıl önce CHP Genel Sekreterliği tarafından Hıfzı Oğuz Bekata'ya hazırlatılmış ’“Doğu Anadolu Hakkında Ön Rapor’” başlığını taşıyan 16 sayfalık Doğu sorununa ilişkin rapor, CHP’’nin bu soruna o dönem Türkiye siyasal yapısı içinde bulunan merkez-sağ, milliyetçi ve muhafazakar partilerin statükocu ve devletçi reflekslerle örülmüş bakış açılarının aksine ne kadar demokratik ve çoğulcu analizler ve çözüm önerileri getirdiğini gözler önüne sermektedir.
Dört bölümden oluşan raporda Doğu Anadolu’’nun ekonomik ve sosyal sorunların ayrıntılarıyla ortaya konulduktan sonra şöyle deniliyor: ’“Bu bölgede yaşayanların yüzde yetmişinin ana dili Kürtçedir. Ve bölgenin dış sınırları ’“Suriye, Irak, İran’” Kürtlerin oturduğu topraklarla çevriktir. Gene sınırda Molla Barzani bir Kürt devleti kurmanın silahlı mücadelesi içindedir. Avrupa ve Amerika’’da Kürt milliyetçiliğini tahrik eden ve bu alanda emeller besleyen kuruluşlar ve hesaplar vardır. Türk devletine bağlı masum ve vefalı Doğulu vatandaşlarımızı tahrik etmek isteyen iç ve dış gayretlerin mevcudiyeti de inkar olunamaz. Bölge halkının bu genel özelliğinin yanında bugünkü özelliği de Doğu vatandaşın artık kula kulluk etmenin isyanını duymaya başlaması ve gerçek insan ve haysiyetinden uzaklığını fark etme şuurunun belirmiş olmasıdır. Türk vatanının bölünmezliği, Türk toplumun milli bütünlüğü, yeni anayasamızın sosyal adalet ilkesini tüm olarak ele alması ve kalkınmanın; bölgeler arası dengeli kalkınmayı zorunlu kılması yanında CHP’’nin ortanın solu anlayışı içinde yer alan insanı insan hayat ve haysiyetine kavuşturan ve insanı sömürülmekten kurtarma çabası Doğu Anadolu üzerine özellikle ve öncelikle eğilmeye bizi parti olarak mecbur etmektedir.’”(Rapor: sayfa 2)
Bu genel girişten sonra rapor Kürt kimliği ve Kürtçe’’ye ilişkin şu çarpıcı vurgulamalarla devam ediyor: ’“Şerefname ve Dede Korkut Oğuzname’’lerine göre Kürtler her yönden Türk’’türler. Kürtlerin kökü Oğuzların Boğduz ile Becen boylarındandır. İkinci görüşe ise Kürtler Tuğrani değil Ari bir kavimdir. Dillerini ve kültürlerini muhafaza etmelidirler. Bunun için Kürtçe gazete, dergi, kitap çıkarılmalı ve radyoda Kürtçe yayınlar yapılmalıdır. Okullarda çocuklar Kürtçe öğretim ve eğitim görmelidirler. Bu iki görüş doğuda takip edilecek dil ve kültür politikasının yönünü tayin edecek yetkililere açık bir fikir vermek için belirtilmiştir. Fakat herhalde doğuda topyekun bir milli eğitim seferberliğine ihtiyaç olduğu meydandadır.’” (Rapor sayfa: 11)
Yıllar öncesinden konunun hassasiyetini bu konuda dile getiren raporda ekonomik ve sosyal sorunların çözümünün radikal bir toprak reformundan geçtiği şu cümlelerle vurgulanmış: ’“’… Bu alanda toprağı ve merayı aşiret düzeninden ve ağanın elinden kurtarmadan hiçbir şey yapılamaz. Bunun yolu iyi bir toprak reformudur. Bu reform büyük toprağı her çiftçi ailesine toprak sahibi yapacak şekilde küçük toprak mülkiyeti haline getirilmelidir ve her çiftçiye meradan emin ve devamlı şekilde faydalanma hakkı sağlanmalıdır. İşin hukuki yönü budur. Bu reform ve hak çiftçinin donatım ve üretim araçlarına, krediye, teknik tedbirlere, ıslah edilmiş tohuma, pazarlama imkanlarına kavuşturulmakla tamamlanmış olur.’” (Rapor sayfa: 13)
Toprak reformu konusunda böylesine radikal önlemleri öneren rapor bölgedeki idari sorunlar ve çözüm yollarına ilişkin olarak doğuda devlet -vatandaş ilişkisini şu cümlelerle tahlil etmektedir: ’“Doğu Anadolu halkının çoğunluğu manevi gücünü aşiret hayatı geleneklerinden maddi gücünü hazin bir toprak mülkiyeti ve mera sahipliğinden alan, cehaletten büyük ölçüde faydalanan ağalar ve şeyhlerle bunların ücretli silahlı adamları olan eşkıyanın elindedir. Modern devlet idrak ve idare olarak henüz yerleşmemiştir. Halkın çoğunluğu yalamasını ve her şeyini ağaya borçlu ve ona tabidir. Vatandaşın devlet- hükümet nezdinde elçisi de ağadır. Öyle ise doğunun sosyal yapısı önce ağaya dayanır. Bu hazin ve acı gerçeği, ilkel aşiret hayatını ve bu çirkin sömürüyü manevi ve maddi temellerinden yıkmadan doğunun sorunları sağlim ve emin çözüm yollarına kavuşturulamaz. Doğuda devlet nüfuzunun görünürde iki vasıtası jandarma ve tahsildardır. Bunların ikisi de sevimli değildir. Bu itibarla doğuda her şeyden evvel devleti ve devlet otoritesini bütün itibariyle adil, faziletli ve kudretli olarak kurmak şarttır. Bu ise, ağa aracılığı ile iş gören jandarma dipçiğine bel bağlayan sıradan küskün memur tipi ile başarılamaz. Bunun için doğunun sorunlarını iyi bilen bunları çözme imkan ve yetkilerine sahip yetişmiş, ülkücü ve kudretli idarecilere ve memurlara, öğretmenlere ihtiyaç vardır. Ağanın hükümetle olan ve böylece devlet otoritesini bile istismar eden aracılığa kesinlikle son vermek zorunluluğu karşısındayız. Devlet kadrosu içinde yer alan vatandaşla hükümet karşısında tercümanlık ve aracılık yapan gerçekte el altından ağanın emrinde hizmet gören mahalli memurlar saltanatını da tasfiye bir zarurettir.’” (Rapor sayfa: 9-10)
Görüldüğü gibi CHP 1970’’lerde Kürt kelimesini dahi kimsenin dillendirmeye cesaret edemediği bir dönemde doğunun ve güneydoğunun sorunlarını sosyo-ekonomik ve kültürel açıdan ele almış ve sorunu bilimsel bir tahlille ortaya koymuştur. Raporun son sayfasındaki şu cümleler gerçekten de yıllar öncesinden günümüze ışık tutacak mahiyettedir. ’“Doğulu; aşiret reisinin yönetiminden modern ve meşru devlete, kul olmaktan vatandaşlığa, sömürülür bir vasıta olmaktan insanlık şeref ve haysiyetine maddi esaretten ekonomik kurtuluşa, cehaletten aydınlığa suretle kavuşturulmadığı takdirde; bu mert, vefalı, masum kütle devlete bütün bağlılığına rağmen her cins sömürücülerin elinde sahipsiz kalacaktır ve doğu içten dıştan gelen türlü tahriklere maruz bir bölge olmaya devam edecektir. Doğunun sorunları bütün bu sorunları tamamen kapsayan ciddi ve devlet çapında bir devlet politikasıyla çözülebilir.’” (Rapor sayfa:16)
Değerli Egede Sonsöz okurları işte CHP’’yi kıyı partisi, tuzu kuruların partisi olmakla ve Türkiye partisi olmamakla eleştirenlere en güzel yanıt’… Bakmasını bilenler için CHP tarihi içinde bulunduğumuz dönemin sorunlarına ilişkin olarak çok şeyler söylüyor.